
Samet Yurttaş
Dağlarına Haç Dikilmiş Bir Türk Şehri
Mostar’a henüz ilk adımınızı attığınız anda gönlünüz bir Türk şehrine geldiğinizi size fısıldıyor. Bunun için fazladan çaba göstermenize de gerek kalmıyor. Etrafınıza kısaca bir göz atmanız ve soluduğunuz hava size Anadolu’daki herhangi bir şehrimizi çağrıştırmaya yetiyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; “Cedlerimiz inşa etmiyor ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu.” Sözünü karşılayan birçok Türk şehrinden yalnızca birisidir Mostar. Cedlerimizin taşlara Allah’ın adıyla seslendiği bir şehir. Şehrin sokaklarındaki taşlarından tutun da evlerinde, camilerinde, şadırvanlarında ve mezar taşlarında dahi Osmanlı’nın mimari dokunuşlarını görmek mümkün.
Bir şehitlikle çepeçevre sarılmış Nasuh Ağa Camisinin avlusuna girdiğinizde her şey daha net anlaşılıyor. Şadırvanına işlenmiş ay yıldızdan mı bahsedeyim, çeşmesinden içtiğiniz suyun Anadolulu berraklığından mı bahsedeyim. Yoksa hemen iki yüz metre ilerisinde yer alan -haritalarda dahi yer verilmeyen- Yunus Emre sokağından mı bahsedeyim. Mostar en az Yunus Emre’nin dili kadar Türkçe; Semerkant kadar Türk şehridir. Yani İslam şehridir. Her Türk şehri gibi Mostar’da büyük badireler atlatmış, hüzünle mayalanmış bir şehirdir. Öyle ki soykırımdan kalma kurşun izleri şehrin evlerinde hâlâ canlı bir şekilde duruyor. Her ne kadar bu kurşun izleri bakıldığında o zor günleri, acıyı ve hüznü çağrıştırsa da tarihsel hafıza oluşturulması, soykırımın unutulmaması, tekrar yaşanmaması adına çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Mostar’ın hüznü bununla da kalmıyor. Dağlarına dikilmiş haç işareti de Mostar’ın bir başka hüznü diyebilirim. Aliya İzzet Begoviç bununla ilgili “İstediğiniz kadar dağlara haç dikin gökyüzüne her baktığınızda hilâli göreceksiniz” demiş olsa da şehrin sokaklarında yürürken ensenizde bir haçın nefes alıp verdiğini hissediyorsunuz. Yani batı ensenizde, batının gölgesini üzerinizde hissediyorsunuz. Şehre hâkim bir tepede olması da cabası. Mostar’da kaldığım süre boyunca beni en çok rahatsız eden durum buydu. Tıpkı yıkılması gecikmiş, İbrahimini bekleyen bir put gibi tepenizde bekliyor.
Mostar’dan bahsetmişken Mostar köprüsüne değinmemek olmaz tabi. Mimar Hayrettin tarafından daha çok Hırvatların ticaretini kolaylaştırmak amacıyla Neretva Nehri üzerine yapılan Mostar köprüsü ne acıdır ki Hırvatların topçu atışlarıyla 1993’te yıkılmıştır. Köprünün üzerinde başlangıç noktasından sonuna kadar taşların kayganlığından düşmeyi önlemek amacıyla 99 basamak yer almaktadır. Neden 99 olduğunu açıklamama gerek yok sanırım. “Allah’ın adıyla yürüyen düşer mi hiç.” İşte yazımın başında bahsettiğim cedlerimizin taşlara Allah’ın adıyla seslenmesi, taşlara ruh vermesi, inşa etmeyip ibadet etmesi tam olarak budur.
Yusuf Vakkasoğlu
Bir Oda
İnsanın daima kendine ait bir odası olmalı. Yurtta, evde, işte, hatta mahpusta bile… Çünkü insanın günün bir noktasında kendisiyle baş başa kalması gerekir. Sadece dinlenmek için de değildir bu yalnızlık; günün sonunda kendini hesaba çekebilmesi içindir. İnsan, kendi odası olmasa bile yatağa yattığı anda, yani kendisiyle nihayet baş başa kaldığında tam da bu yüzden çekmez mi kendini hesaba? Neden tüm o utanç verici, hüzünlü ve hayal kırıklığıyla dolu anlar birden üşüşür akla? Belki başka sebepler de sunulabilir fakat bana kalırsa insan, ancak kendisiyle baş başa kalınca bunları düşünmeye fırsat buluyor.
Günün hesabı, kitabı yahut faturası neden uyumadan beş dakika önceye kalıp uykularımızı çalsın ki? İnsan bu yüzden kendine gün içinde daha çok vakit ayırmalı. “Neden bunun için ille de bir odaya ihtiyaç duyulsun?” diye sorabilirsiniz; pekâlâ haklı bir soru. İnsan yalnız kalmak için sokaklara da vurabilir kendini. Kimileri bunu tercih eder elbette. Bu yüzden bahsettiğim “oda” mefhumu; dört duvarı, bir kapısı, bir penceresi ve mobilyaları olan fiziksel bir alandan fazlası da olabilir. Özellikle deniz kıyısında oturanlar için suya bakan bir bank çok daha cazip gelecektir. Fakat oralarda ne kadar huzurlu olunursa olunsun, insanın gün içinde dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir anı olmalı.
Çünkü insan odasına girdiğinde yalnızca elbiselerini çıkarmaz. Öfkesini, yorgunluğunu, üzüntüsünü, özlemini ve aklınıza gelebilecek neredeyse her duygusunu da çıkarıp bir köşeye bırakır. Üzerinde yalnızca pijamaları kalır ve oda, artık kendisinin farklı halleriyle çevrelenir. Bir bakıma iyidir bu; bazen bir duygu diğerine kalkan olur. Yorgunluk öfkeyi bastırır, bir şeyleri parçalamayı engeller. Bazen de vicdan çıkar gelir, mutluluğu gölgeler. Bırakalım hepsi ayrı bir köşede takılsın. Öfke bir köşede “uçan kuşa” sinirlenirken, yorgunluk çoktan uykuya dalmıştır. Masada heves bir şeyler karalarken, tembellik bir kenarda geviş getirebilir. Bende genelde vicdan çıkar sahneye. Masamda otururken arkamdaki yatağa sere serpe uzanır, huzur vermez bana; aralıksız konuşur, eleştirir durur. Hatta bazen sırf beni eleştirdiği için yine kendine kızar.
Kim olursa olsun, hangisi çıkarsa çıksın, kapıdan dışarı adım atınca hepsi yok olur. En sakin köşede bile dışarıda gezerken göremem bunları etrafımda. Bu yüzden dört tarafı kapalı, başının üzerinde çatısı olan ve insanın sadece kendine ayırdığı o alan, bu duygular için dışarı çıkma vaktidir.
Benden tavsiye; yalnızken bunlarla sohbet edin yahut bırakın kendi kendilerine dışarı dökülsünler. Yoksa gündüzleri de geceleri de çıkmak için içten içe dürtükler dururlar sizi. Gözünüzü kapatırsanız burnunuzdan, burnunuzu kapatırsanız ağzınızdan taşarlar; ağzınızı da sımsıkı kapatırsanız midenizde hazımsızlık yaparlar, aman dikkat.
Maşide Aydoğan Dinçer
Yalnız Yürüyorum
Rüzgâra kapılmış sonbahar yaprakları gibi, şimdi yalnız yürüyorum, birlikte yürüdüğümüz sokaklarda.
Bir zamanlar ekmekle çörek aldığımız fırına yine uğruyorum. Her seferinde içimde ince bir sızı dolaşıyor. Bazen fırının önüne oturup kimseye aldırmadan feryat figan, ağlamak geliyor içimden.
Bu yaz da geldi. Bu bahar da çiçekler sensiz açtı. Sonbahar yavaş yavaş ikindi serinliğini hissettirmeye başladı. İkindiler güz kokar oldu bahçelerde. Çiçekleri ne çok severdin. Şairin, "Kırlarda çiçekler bensiz açacak" dediği yerde durmuştun sen.
Meğer o söz bize yazılmış bilmeden.
Bahar yağmurları toprağının üzerine usul usul yağdı. Sen hiç aldırmadan toprağın koynuna yattın. Çamurdu, soğuktu. "Gitme," dedim. Boynunu büktün ve gittin.
Selvi ağaçlarının altında, derme çatma bir masada çay içmeyi ne çok severdin. İkindi çaylarını muhabbetle çoğaltır, bardağına attığın bir karanfille çayın kokusunu bile güzelleştirirdin. Karanfil kokardı etrafın. Selvi dalları yüzüne dokunur, ikindi güneşi yüzünü aydınlatırdı. Sen de kuşlara karışır, hayatın sesine kendi neşeni katardın.
İnsan, güven duygusunun bir yüzü olabileceğini senden öğrenirdi. Teselli sende vücut bulmuştu. Yanına gelen herkes, yükünün birazını sana bırakır, biraz daha hafiflemiş dönerdi.
Bir yıldız gibi kaydın hayatımdan. Migren ağrılarıyla başımı kaldıramadığım günlerde dizlerine yatırırdın beni. Ellerini alnıma, yüzüme sürer, dualarını fısıldardın. Ağrım geçer miydi bilmem; ama içime bir ferahlık inerdi. Yumuşacık ellerini özlüyorum. Bir kez daha alnıma dokunsun, bir kez daha "Geçecek." desin istiyorum.
Ulu Cami'nin yanındaki Kâtiphanenin bahçesinde, havuzun başında en güzel fotoğraflarımı sen çekmiştin. Makineyi her eline alışında çocuk gibi heyecanlanır, sonra gülerek, "En güzel pozları ben yakalarım." derdin.
Şimdi ne zaman oradan geçsem fotoğraf çekerken gülümseyen, yüzünü arıyorum. Aynı taşlar yerinde, aynı su akıyor. Eksik olan yalnızca sensin. Şairin, "Seninle gezmediğim bir sokak var içimde." dizesi geliyor aklıma. Bizim de birlikte yürümediğimiz sokaklar, gitmediğimiz şehirler, içmediğimiz ikindi çayları kaldı. Senin kurduğun hayaller vardı; benim sana anlatacaklarım.
Seni özlediğimde yanı başında olabilmeyi... Aradığımda sesini duymayı... O fırının önünde yine seninle birlikte ekmek, kabarcık üzümü ve çökelek yemeyi... Bir ikindiyi daha seninle paylaşmayı...
Sen gidince her şey yarım kaldı. Askıda ceketin kaldı. Kapının önünde terliğin. Bir de bende, tamamlanmayan cümlelerim. Ben seni hep aynı yerde, aynı gülüşle, aynı iyilikle hatırlıyorum.
Şimdi yalnız yürüyorum, birlikte yürüdüğümüz sokaklarda. Gözümde yaş, içimde dinmeyen bir hasretle.
Davut Uysal
Sen Ben, Dağ Deniz
ben senin pazardan tutup götürdüğünü
aynı yerinden tutup evime götürmedim
kesmedim limonu, senin kıydığın yerden
senin kullandığın bıçağı masata sürmedim
benim evimde sendeki sofra takımı gezmez
elinde ağulanan bardağı ağzıma değmedim
benim evin rafındaki şişelere isim konmaz
içmedim sen gibi amma sarhoşluğu bilirim
senin dudağında gevişe benzeyen türküyü
ben sen gibi saza vurup sazı ürkütmedim
aşkı meşke kataraktan talan edip düğünü
gece yarıları çıkıp kaldırım taşı ezmedim
Fazlı Bayram
Aç Karnına
öyleyse baharın gözle görülür yanına
bağrıma ve idam sehpalarına
baş ucu kitaplarının
şol hatıralarıyla eşyaya
merhaba
merhaba bok böceklerine
alın karıştırıp kaş göz oynatan
yoğurtları ekşileyip
burada öğrendiklerim unutturdu seni
kabahatim yok
seni çağırdım bir ömür alnıma
kor kalbim buna yetmedi
İbrahim Bayram
Uzak ve Yakın
Gece oldu görüyor musun
Aklım bir deli
Kalbimde korkunç bir telaş ve sen.
Begonvil sarmalıyla renkler korosu
Gözlerinin mağlubuyla yıldızlar ordusu
duruyorsun orada öylece
Ay silüeti düşmüş yüzüne
Sen mi geçtin gök yüzünden
Ağlıyor musun
Saçlarım neden bu kadar ıslak
Kim neye yakın nerede uzak
Seni yanımdayken bile özlüyorum
Rüya içinde rüya
hayal ve gerçek
Daha kaç mevsim dökülecek
Ruhumun bir başına kaldığı gül geçitlerinden.
Kaç yıldız göçecek
heybelerimize hüznü doldurduğumuz
seher nöbetlerinden.
Kaç dikişim sökülecek
zülfünün telinde geceden.
Hep aynı ânın içinde tanımladığım
gök çehreli bir çınar gözlerin.
Kökleri içimde mahfuz
şahdamarımın tutunduğu.
Ah bir gelsen
içindeki bilge putları kırıp
Saçlarına rüzgarları sarıp
En derin rüyamı orta yerinden yarıp.
Ne güzel ölürdüm şafağına uzanırken
Emeğim, yürek terim
Her gece başka bir dehşetinle irkiliyor bir yerim
En zayıf ânımı kolluyor iblis
Bu nasıl bir özleyiş nasıl bir his
Ah bir en uzağıma gelsen
Yine en yakınımda olurdun
Seni yanımdayken bile özlüyorum.
Koydun gittin beni gözlerinin zindanına
Gönlümün kör düğümü hep seni bulur bulur yitirir
Soluğum kesilir andığımda adını
Hasretin tufan gibi kokunu getirir
Yenilgiyle büyütüyorum seni
Ne olur umursama beni
Sevmiyormuş gibi yap
Biraz hayal biraz ızdırap
Hüznünle diriyim bırak beni yakışına
suların akışına
En derin rüyalar biriktirdim gül bakışına
Kalktığında perdeler
Durduğunda zaman
Dumanlı bir namludur gözlerin
künyemde okunan
Sanma ki uzağımdasın
Seni yanımdayken bile özlüyorum
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:
|
Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar Sayfa Editörü: Mustafa Cihan Alliş-Kadir Aydın Sayı: 64 Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır. Her hafta Cuma günü yayımlanır. |