
Yusuf Vakkasoğlu
Takılı Kalan
Nereye gideceğimi bilmiyorum. Yürüdüğüm yolda duraksıyorum. “Geriye mi dönsem?” diye düşünüyorum. Arkama bakıyorum. Dar kaldırımın ortasında duraksamışım. Bir adam oflayarak geçip gidiyor yanımdan. Arkasından başkaları da geliyor. Önüme dönüp telaşla yürüyorum. Bir insan grubu da karşımdan geliyor, ben hızlandıkça hızlanıyorlar arkama bakamıyorum. Hemen ara sokağa atıyorum kendimi. Uzun ince bir sokak. İki çocuk sokağın karşılıklı uçlarında durup birbirlerine kar topu atıyor. Soğuğa karşı kıyafetleri incecik…
Bir çocuk kar topu atarken duraksıyor. Bir şey keşfetmişçesine koşuyor ileri doğru. Karı elleri ile ittiriyor. Bir şey tutup kaldırıyor. Kedi… Zayıflamış. Kuyruğu kaskatı kesilmiş, tüyleri kirli. Arkadaşına gösterip “Bak kedi ölmüş.” diyor heyecanla. Arkadaşı elindeki karı atıp ona koşuyor. Kediyi inceliyorlar beraber.
Onları izlemeyi bırakıp arkama dönüyorum geldiğim yola çıkmak için. Sokağın kalabalığını görüyorum. Çocukların olduğu tarafa dönüyorum. Çocuklar gitmiş. Yerde karın içinde, sanki benim bıraktığım bir şey duruyor. Yanına gidip bakıyorum. Gözlerim doluyor görünce. Kediyi bırakıp gitmek istiyorum. Gidemiyorum. Kuyruğundan tuttuğum anda midem bulanıyor. Koşuyorum.
Birisi bana sesleniyor. “Şşşt” diye bir ses geliyor.
Arkama bakıyorum. Kimse yok. Kafamı kaldırıp apartman pencerelerinde bir yüz arıyorum, kafamı kaldırdığım anda lapa lapa kar yağıyor. Aynı sesi bir daha duyuyorum. Pencerelerde kimse yok. Başımı önüme eğip yürümeye devam ediyorum. Ana caddeye çıkıyorum. İnsanlar azalmış bir nebze. Geldiğim yöne doğru yürümeye karar veriyorum. Müzik dinlemek istiyorum bir yandan da. Kulaklığımı takıyorum. Sadece cızırtı geliyor. Karşımdan bana doğru gelen bir anneyle kızını görüyorum. Kız neşeli neşeli annesine bir şey anlatıyor, annesi de gülerek onu dinliyor. Kardan dolayı yüzlerini seçemiyorum. Gülüşme sesleri bir süre daha devam ediyor. Yürümeye devam ediyorum bir yandan. Hava kararıyor. Sokak lambaları yanmaya başlıyor teker teker. Sokak lambalarının sarı ışığı yerdeki karı aydınlatıyor. Gökyüzünü bir sarılık alıyor. İnsanlar evlerine gidiyor yavaşça.
Tüylerim ürperiyor birden. Yürürken omuzlarımı kasıyorum. Sanki biri adımlarımı sayıyor. Arkama bakıyorum. Kimse yok. Köşeyi dönüyorum ve ilerliyorum. Sonra durup arkama bakıyorum. Köşeden birinin dönüp gelmesini bekliyorum bana doğru. Bir karaltı sanki eğilip bana bakıyor köşeden. Gözlerimi ovuşturuyorum, kimse yok. Yürüyüş rotamdan sapıp gidiyorum köşeye, sokağa bakıyorum. Kimse yok. Sokaklar boşalmış. Dükkanlar kapalı. Arabalar geçmiyor. Boş sokağı izliyorum bir süre. Sonra köşeden tekrar dönecekken bir ağlama sesi duyuyorum, bir kız çocuğuna ait. Binanın kenarından bakıyorum eğilerek geldiğim tarafa doğru. Az önce benim durduğum yerde bir kadın duruyor. Etrafa bakıyor bir şey ararcasına, kulaklıkları takılı. Burnu ve yüzü soğuktan kızarmış, küçük dudakları soğuktan çatlamış; derin derin nefes alıyor. Göz göze geliyoruz. Hemen saklanıyorum.
Kalbim deli gibi atıyor. Köşeden yavaşça bakıyorum, kadın yürümeye başlamış. Rahatlıyorum. O sırada karşı kaldırımdan anlık bir karaltı geçiyor. Gözlerimi kapıyorum. Tekrar baktığım anda yok oluyor. Kalkıp kadının gittiği tarafa doğru gidiyorum. Tam durduğu yerde yine etrafıma bakıyorum: Nereye gideceğimi bilmiyorum. Tüm sokaklar bomboş. Apartmanların ışıkları sönmüş, tüm binalar kapkaranlık. Gözüm kadının karda bıraktığı ayak izlerine takılıyor. Onun bastığı yerlere basıyorum. Ayak izleri ayağımın altında yok oluyor, ayakları çok küçük. Tekrar etmek isteyerek bir adım daha atıyorum onun ayak izlerine. Yine kayboluyor ayaklarımın altında. Botumun izi çıkıyor kara. Bir adım daha atıyorum. Yine… Yürümeye başlıyorum ayak izlerinde. Karda bıraktığı izlere bakıyorum. Her attığım adımda daha çok atmak istiyorum. Takip edilmiyorum. Yüzümde bir gülümseme oluşuyor. Devam ediyorum. Fark etmeden birine çarpıyorum. Kadın karşımda duruyor. Çok genç… Gözleri dolmuş, burnunu çekiyor. Kulaklıklarını çıkarmış. Kumral saçları omuzlarından dökülüyor. Dudakları küçücük… Ağzından duman çıkıyor. Gözleri kahverengi ve hüzünlü. Kaşları çatık. Çok ciddi bir yüz ifadesiyle bana bakıyor. “Özür dilerim dalmışım.” “Beni mi takip ediyorsunuz?” İki eliyle omzundaki çantasını sıkıca tutuyor. İki adım geri çekiliyor. “Hayır.” Diyorum. “Nereye gidiyorsun?” Nereye gidiyorum? Bilmiyorum. “Eve.” Diyorum. “Ne tarafta eviniz? Ona göre rahat ederim.” “Sizin gittiğiniz tarafta.” “Hangi sokaktan geçeceksin?” “Hangi sokaktan geçmemi isterseniz fark etmez, hepsi evime çıkıyor.” “Buradan gidin.” Bir sokağı işaret etti. Oraya doğru yürümeye başlıyorum. O da yürümeye başlıyor. Bir sokağa sapıyor. Kaybolmadan önce son kez dönüp bakıyor. Ve görünmez oldu.
Önüme döner dönmez sokak lambasına çarptım. Başımdaki ağrı ile yerden kalktım. Üstüm başım ıslanmış. Üşüyorum. Arkama dönüyorum, kadının döndüğü sokağa bakabilmek için. Göremiyorum. Görmek için biraz yana doğru yürüyorum. Ayağım bir şeye takılıyor. Yere bakıyorum. Bir ağaç kökü… Kökün gittiği tarafa dönüyorum. Kökleri asfaltı kırıp yerden çıkmış bir zeytin ağacı duruyor karşımda. Ağacı geçip ilerliyorum. Asfalt yavaş yavaş kayboluyor. Binalar birden kesiliyor. Karşımda bir zeytin bahçesi. Zeytin ağaçları nizami bir biçimde dizilmiş. Zeytin bahçesinin tam ortasında kocaman bir çam ağacı. Ağacın yanında bir sokak lambası ağacı aydınlatıyor. Lambanın ışığında yağan kar gözüküyor. Üşüyorum. Çam ağacına doğru yürüyorum. Ayağıma bir şeyler takılıyor. Ağaca yaklaştıkça yerde bazı parçalar görüyorum: araba aynası, ezilmiş bir plaka, bir oyuncak ayı, jant, tekerlek… Cam kırıkları karın üzerinde parlıyor. Başımı kaldırıp ağaca bakıyorum. Ağaca çarpmış bir araba duruyor. Kapıları açık, dörtlüleri yanıyor, kaputu tamamen içeri göçmüş. Arabanın içerisinde kimse yok. Üşüyorum. Tüylerim ürperiyor. Ağaçlardan rüzgarla beraber hışırtı sesleri geliyor. Her taraf karanlık. Soğuk rüzgâr ıslık çalıyor. Arabanın kapılarını kapatıyorum tek tek. Şoför koltuğuna oturuyorum. Kendime sarılıyorum. Üşüyorum. Radyodan cızırtı geliyor. Montumun içine nefesimi veriyorum ısınmak için. Uykum geliyor. Arka koltukta biri varmış gibi hissediyorum. Sırtımda bir ağırlık… Başımı direksiyona dayıyorum. Yüzümde bir ıslaklık hissediyorum. Kendime daha sıkı sarılıyorum. Kendimi uykuya bırakıyorum.
SANDIK KOKUSU
Maşide Aydoğan Dinçer
Ahraz Gelin’in Kayası
Buralarda güneş, heybetli dağların arasına ağır ağır çekilir; son ışığını dağın yamacındaki o tek kayanın üzerine bırakıp öyle gözden kaybolurdu. Kayadan aşağıya uzanan patika yol, güneş batarken önce kızarır, sonra koyu bir sessizliğe bürünürdü.
O, yine kayanın üzerindeydi. Gözleri patikanın virajında takılı kalmıştı. Her gün yaptığı gibi...
Rüzgâr yazmasının ucunu kaldırdı. Gözlerinden süzülen damlayı tülbentin kenarıyla sildi, sonra kendi kendine kızdı. Yüzü renkten renge girdi. İnsan, aradan yıllar geçince unuttum sanıyordu. Oysa geçmiş ne yüzünden çekilip gitmişti ne de gözlerinin önünden.
Bir zamanlar Hasan’la evleneceklerdi. Birbirlerinin avuçlarına bıraktıkları sözler vardı.
Her şey, ablasının düğün gecesi değişti.
O gece köyün meydanına kurulan kazanlarda yemekler pişmiş, davulun sesi dağlara vurup geri dönmüştü. Erkekler hırsla halaya dururken kızlar yazmalarını ağızlarına çekip göz ucuyla meydanı süzüyordu. Gelin alma vakti gelip çattığında, anasıyla birlikte odaya girdiler.
Yatak düzeltilmişti. Sandığın kapağı aralıktı. Pencere sonuna kadar açıktı. Ama gelin yoktu.
Anası odanın ortasında kalakaldı. Sonra aklı başından gitmiş gibi yatağın altına, yüklüğün arkasına, kapının ardına bakıyordu. Çaresiz insan aklı, kabul edemediği gerçeklerden kaçmak için olmayacak tenhalara sığınırdı.
O gece davul sustu. Zurna sustu. Düğün evinin ortasına çöken zifiri sessizlik, o güne kadar çalınan bütün ağıtlardan daha ağırdı.
Sabaha kadar çalılıkları, bağları, dere yataklarını taradılar. Çevre köylere haber uçuruldu, ablasından tek bir iz bulunamadı. Anası günlerce dizlerini dövdü.
Derken bir gün köye her zamanki gelen, çerçici geldi. Katırının heybesinden bu kez kumaşlar, taraklar, aynalar değil; dörde katlanmış bir kâğıt çıkardı.
Ablası sevdiğine kaçmıştı.
Kâğıttaki birkaç satır yalnız bir düğün evini değil, bir kızın bütün geleceğini darmadağın etmişti.
Daha kimseden ses çıkmadan anlamıştı başına gelecekleri. Önce anası konuştu, ardından babası başını önüne eğip uzun uzun sustu. Dünürcüler geldi, gitti. Sözler verildi:
“Elini ılıktan soğuğa vurmayız,” dediler.
Bir evin utancı başka bir kızın omuzlarına yüklenirse hafifler sanmışlardı. Kimse fikrini sormadı. Kimse dönüp de “Senin de bir kalbin var mı?” demedi.
Ablasının yerine gelin oldu.
Ablasının oturacağı sedire oturdu, onun bakacağı pencereden bakmaya başladı. Kayınbabasının şanla verdiği sözler, düğün kalabalığı dağılıncaya kadarmış. Herkes kendi telinden çalmaya devam etti; o ise başkasının ömrüne bir yama gibi dikildiği o koca evde tek başına kaldı.
Kocasıyla aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşayıp gittiler. Aralarında ne sıcak bir kelam oldu ne de evin sessizliğini dağıtacak bir çocuk sesi duyuldu.
Yıllar geçti.
Her şey geçti ömründen.
Her akşam güneş dağların ardına devrilirken kayanın üzerine çıkıp patika yola baktı.
Hasan...
Adını içinden geçirdiği anlarda bile içinde yıllardır kıpırdamayan bir taş yerinden oynuyordu.
Evlendikten sonra anasının evine gittikleri bir gün Hasan’ı uzaktan görmüştü. Son görüşü de o olmuştu.
“Hasan şehre gitmiş, büyük adam olmuş,” dediler.
İnsanın büyüklüğü, geride bıraktığını çekip almaya yeter miydi?
Yetmemişti. Hasan gelmemişti.
O, yine de her akşam gün batarken, kayanın üstünde oturarak bekledi.
Bir gün kayanın üzerinde otururken patikada birkaç karaltı belirdi. Gözlerini kısıp baktı. Önce anasını tanıdı, ardından babasını...
Yaşlı kalbi göğsünün içinde yıllardır çalınmayan bir kapı gibi vurmaya başladı.
Üçüncü kişi ablasıydı.
Kayadan nasıl indiğini, eve doğru nasıl koştuğunu bilemedi. İçeri girdiğinde dizlerinin bağı çözülmüştü. Ablası peşinden odaya girdi. İki gözü iki çeşmeydi. Boynuna sarılmak istedi, geri çekildi. Ellerini tutmaya yeltendi, ellerini sakladı.
“Affet,” dedi ablası. Kuru bir kelime...
Oysa bazı kelimeler geç kalınca yaraya merhem değil, tuz oluyordu.
Ablası da gittiği yerde mutlu olamamıştı. Sevdiği adamla kurduğu hayal tez dağılmış, yıllar sonra sığınacak tek yer olan baba evine dönmüştü. Ana baba yüreği affetmiş, bağrına basmıştı.
O, basamadı. Çünkü affetmekle geri gelmeyecek şeyler vardı. Hasan yoktu.
Doğmamış çocukları, söylenmemiş türküleri, yaşanmamış bir gençliği vardı. Ablasını hiçbir zaman affedemedi.
Saçlarına aklar düştü. Dağlar aynı dağ, patika aynı patikaydı... Bir tek beklediği o yolcu gelmemişti.
Babasını da kaybettiği günden beri bir Fatiha sessizliğine bürünmüş, bir daha hiç konuşmamıştı.
Köylüler önce acısındandır diye düşündüler, sonra dili tutuldu sandılar. Hocalara, okuyuculara götürmek istediler; hiçbirine oralı olmadı. Sözünü insanlardan bütünüyle çekmişti.
Yalnızca her akşam gün batımında o kayanın başına gidiyor, güneş iki dağın arasında batarken ellerini göğe açıyordu:
“Yarabbi, anasının koynuna giren şu güneş hürmetine, beni de kaybolanların arasına kat...”
Güneş batar, patika kararır, köyün evlerinde birer birer ışıklar yanardı. O ise kayanın üzerinde öylece kalırdı.
Derler ki; ellerini her kaldırışında kayanın bağrından incecik bir su sızmaya başlarmış. Sonra su çoğalır, kayanın yüzünden aşağı bir ağıt gibi süzülürmüş.
Köylüler: “Gelin ağlamıyor artık, onun yerine kaya ağlıyor,” derlermiş.
Kayanın yanından geçenler avuçlarını o soğuk suya tutar, yüzlerine sürerlermiş.
O günden sonra oraya Ahraz Gelin’in Kayası demişler...
Kadir Aydın
Dilimlenmiş Elma Hakkında
-Mehmet Gülper’in hatrı için.
sen onu yarattın -madem
beni ona ne diye
küçüktüm bir kitabı yarıda bıraktıydım
adem o kitapta henüz turab idi
bir dağı yerinde uslu durduğu için büyür sanırdım
çocuklar uyuyunca
gezdim dolaştım dağlarda bi vakit toprak yedim acıkınca
ol an annem bir elmayı dilimledi içime kuruluverdi tohumları
-zehra daha o dağların ardında
sen onu yarattın -madem
beni ona ne diye
esmer fakat platin mavisine kandığım dünyada
ilençle uyandığım bir sabah
büyüdüm
bellek buyurdum o kitaba
okudum büyüttüm adem’i
aşık ettim
ol dediydi, ol adamah
adem bir parçası eksik olduğunu anladığı anda
tek dişi bile çıkmamış Mezopotamya da
gezdi bir vakit
söylene söylene
kaburgamı aldın sen benim kaburgamı aldın
kaburgamı*
rivayet oldur ki
o günden sonra aşk bir eksikliği kapamak için tam oraya
zehra o dağların koynunda bir yerlerde havva’yla
büyüdüm içimdeki tohum da büyüdü
büyüdüm ağaç ettim sînemi
havva emekliye ayrılınca kaburgalardan, elmalardan ve dağlardan
el verdi zehraya
gezdiğim dağ bana zehra nedir öğretti
zehra bana; sinemdeki elma için
sürgünlerden geldi
sürgün için
sinem ona
kuşlar için
madem ikimiz bir fidanın kiracısıydık
madem kökümüz bir toprağı mülk bellemedi
madem bir elma toplayıcısıydı zehra
madem ölen kuşları hep zehra
madem
sinem diye büyüttüğüm o ağaç
dünya sürgünümdü benim
al bu yanımı
bu yanımı da
“uzatma dünya sürgünümü benim”
beni ona ne kuş ne de yar zehra ölürse kuşları ve beni kim toplar.
Samet Yurttaş
Piyasa Şairlerine Yazılmış Şiir
Ben bilmem şiirin piyasasını
Şiir de satmadım
Domates, biber ve patlıcan sattığım kadar.
Ben hamallığın piyasasını bilirim.
Ve en çok
Babam maraba bulamadığı zaman
Yükseldi piyasadaki yerim.
Ben bilmem şiirin piyasasını
Kalemin, kağıdın piyasasını bilirim.
Ve henüz rastlamadım
Ismarlanmış bir şiire.
Gurbet satan bir şair de görmedim.
Ben bilmem şiirin piyasasını
Zaten yakışmaz adım
Enflasyonla yükselen
Şöhretli adamların adının yanına.
Sırıtır dururum
Gülüşü çirkin adamlar gibi.
Ben bilmem şiirin piyasasını
Harfleri ve heceleri bilirim.
Pazarcı alışkanlığı olarak
Çarpım tablosunu.
Ve kelimenin
Hassas bir yürekteki ağırlığını.
Ben bilmem şiirin piyasasını
Arsaları, inşaatları, evleri bildiğim kadar.
Emlakçıları iyi bilirim bir de yayınevlerini.
Söyleyin ey piyasa şairleri
3+1 şiir
Ferahlatır mı daralan yüreğimi.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: