
YÂRENLİK DEFTERİ
Enver Çapar
Nöbetçi Oyuncakçı
Hasan Keklikci’nin ikinci hikâye kitabı “Nöbetçi Oyuncakçı” Gülnar Yayınlarından çıktı. Öncelikle kitabın hayırlı, uğurlu ve okurunun bol olmasını dileyelim. Hasan Keklikci’nin yoldakikalemler.blogspot internet dergisinde bulunan “Hikâye Malzemeleri Dükkânı” iyi işliyor anlaşılan. İşler böyle giderse daha çok kitap yayınlayacağa benziyor. İyi yere dükkân açmış anlaşılan. Gelen müşterilere “sen yabancı değilsin, bir şeyler yaparız” diyerek pahalı sattığı yönünde rivayetler var ama bunun birtakım kişilerin iftirası olduğunu düşünüyoruz.
Dükkânın iyi işlediğini gören rakiplerin de harekete geçtiği bilgisi var. Dükkânın karşısına büyük bir AVM açılmış. Küçük esnafı bitiren AVM’ler bu sektöre de girmiş anlaşılan. Yeni açılan AVM’nin ismi “Edebiyat Dükkânı” imiş. Bu dükkânda her şey varmış. Şiir, hikâye, roman, deneme vs. bu büyük ve gösterişli dükkânı görenler artık hikâye malzemeleri ne uğramaz deniyor. Rekabet vatandaşın işine gelir, kalite artar denir. Ne diyelim herkes rızkını yer. Biz elimize geçene bakarız. İyi kitaplar çıktığı sürece problem yok.
Biraz yarenlikten sonra kitaba dönelim. Kitabın adına bakarak onun çocuk hikayelerinden oluştuğunu düşünebilirsiniz ama öyle değil. Kitaba ismini veren “Nöbetçi Oyuncakçı” da kitaptaki diğer hikayeler gibi hüzünlü bir hikâye. Küçük yaşta kaybettiği çocuğunun acısıyla hayatı alt üst olan Ökkeş Usta’nın acıklı öyküsü. Sürekli mezarlığa gitmekten şizofreni olan adam, bir gece yine sabaha karşı bir oyuncak alıp oğlunun mezarına götürmek istiyor. O saatte açık bir yer yok tabi. Bir cami avlusuna oturup kendi kendine konuşuyor. Her şehrin her mahallesinde en az bir tane nöbetçi oyuncakçı dükkânı açıyor… Kitabın bir bölümü ise deprem hikayelerinden oluşuyor. Rahmetli Ahmet Abi ile başlıyor deprem hikayeleri. Türküdar Fazlı Bayram ve gül yüzlü Ferhat Ağca ile devam ediyor. Depremi unutmaya çalışıyoruz ama kaybettiğimiz dostlarımızı unutmamız mümkün değil. Hatıraları her dem taze. Yazılmayan daha nice deprem hikayesi var bu şehirde.
Keklikci’nin hikayeleri gerçek insan hikayelerinden oluşuyor. İnsan yaşadıklarını yazar malum. Biraz kurgu, biraz hayal gücü katılmış olsa da kitaptaki hikayeler bir yaşanmışlığın ürünü. Anadolu’nun herhangi bir köyünde, kasabasında yaşanan olaylardan bir kesit aslında. Bizim insanımız birbirine benzer. Dini, töresi bir olduğu için hayatları da birbirine benzer. Bu kitaptaki hikayeleri okuyanlar orada kendilerinden bir şeyler bulurlar muhakkak.
Keklikci’nin hikayeleri eski hikâye anlatma geleneğimizin yazıya dökülmüş hâli aslında. Hikâyeleri sanki karşısında biri varmış gibi anlatıyor. Aslında biri var. Yazarın hikâyelerde sürekli “emmi” diye hitap ettiği kişi de can dostu şair Hasan Ejderha. Böyle olunca samimi ve dokunaklı hikayeler dökülmüş kalemine. Unutulan birçok kelime, deyim ve ata sözü yeniden hayat buluyor hikayelerde. Yerel ağzı da çok güzel kullanıyor yazar. Akıcı ve sade bir dili olduğundan su gibi okunuyor kitap. Fakat bol hüzünlü olduğu için dikkatli olmak gerekiyor. Yaralarımızı hatırlatıyor, yüreğimize dokunuyor. Eyvallah diyoruz.
Bu hikâyeleri ilk okuyan ve hikâyelerde “emmi” diye hitap ettiği Hasan Ejderha; Hasan Keklikci hikâyesi ile ilgili bir yazısında şöyle diyor: “Hasan Keklikci’yi farklı kılan yönlerden biri de Anadolu insanının hayatının görünmeyen, dikkat edilmeyen ince noktalarını işaret eden bir hikâyeci olması. Kendi insanımızın yaşayışı, ifadeleri, deyimleri, atasözleriyle doludur O’nun hikâyeleri. Unutulan geleneklerin ve Müslüman Türk insanının hayatını yaşayışıyla dini bir hüviyeti ayakta tutma çabasının ayrıntılarının hikâyecisi de diyebiliriz Keklikci için.” Uzun lafın kısası bu hikayeler bizden ve bizi anlatıyor.
Bu arada yazarın ilk hikâye kitabı “Çatal Yolu” da ikinci baskısıyla yeniden selamladı okurlarını. Çatal Yolundaki hikâyeler kısa, renkli ve gülüşlüydü. Hayat böyledir işte, kimi zaman hüzünlü, kümü zaman sevinçli, kimi zaman durgun kimi zaman coşkulu. Kitaplar da kaderlerine düşeni anlatıyor. Bir yanda bol nükteli, ironik hikayeler, bir yanda hüzün yüklü bulutları okuyucunun üstüne boşaltan hikayeler.
Zehra Boyraz
Gönül Hakkı
Merhametsizliğin hiçbir insan tekinde olmayacağını düşünmek ne büyük ahmaklık…
Hangisi daha yaralayıcı? Değer verip eşsiz bir mânâ yükleyip kaybettiğiniz bir şeye mi daha çok üzülürsünüz, yoksa aslında hiç sahip olmadığınızı sonradan öğrendiğiniz bir hakikate mi?
İnsan, fânî bir âleme gelir; bir ömür boyunca sevinçle, kederle, muhabbetle ve imtihanla yoğrulur. Vaktini tamamladığında ise bu dünyadan göçer. Bu yolculukta kendisine bahşedilen nimetlerin en müstesnası, taşıdığı gönüldür. Görmek için göz, işitmek için kulak, idrak etmek için akıl verilmiş; sevmek, inanmak, bağlanmak ve bütün bunların yükünü taşımak üzere kalp emanet edilmiştir. Yaratılmışların en mükerremi, eşref-i mahlukat olan insanın böylesine yüce nimetlerle donatılmış olması ne büyük bir mazhariyettir. Kalpten, gönülden birine inanmak, güvenmek, gönlünü açmak, o ruhla hemhâl olmak, yakınlık tesis etmek, iki gönül arasında görünmeyen bir bağ kurmak, ruh eşi olmak… Bunların her biri, kıymeti bilindiğinde insan ömrünün en güzel nasiplerindendir. Bununla birlikte insanı en derinden yaralayan hâller de yine bu güzelliklerin içinden neşet eder. İhanet, yalan, kandırılmak, gönül hakkı, kul hakkı… Hiçbiri kendi başına öğrenilmez. İhanetin ne olduğunu anlamak için evvela inanmış olmak gerekir. Kandırılmanın ağırlığını duyabilmek için bir vakitler güvenmiş olmak. Gönül hakkının ne demek olduğunu kavrayabilmek için o gönlü bir başkasına emanet etmiş olmak. Ne var ki insan, emanet ettiği gönlün aynı kıymetle muhafaza edildiğini zanneder. Yazının başındaki “hangisi daha yaralayıcı” sorusu burası için de sorulmalıdır. Çünkü gönül denilen o nimet, karşı taraf için bir gönlün hakkı olarak değil, “bir şeyler mümkün olur mu?” sorusunun cevabını arayan bir ihtimal olarak görülmüştür. Sizin gönlünüz hesaba katılmamış; ona, bir şeylerin mümkün olup olmayacağını anlamaya yönelik bir deneme yanılma hâli içinde bakılmıştır. Öyleyse bazı yaraların başlangıcında, daha evvelinde verilmiş bir itimat vardır, inanç vardır. Belki de acıyı bu kadar derin kılan, tam olarak budur. Yarayı açan el kadar, o eli kendimize yaklaştırmış olmaktır can yakan. Güvendiğimiz yerden sarsılır, inandığımız yerden kırılır, gönlümüzü açtığımız yerden inciniriz. Hele karşılaşılan hâl ilk defa tecrübe ediliyorsa, vay ki hâlimize… İlk kırılışın ağırlığını ölçmek kolay da değildir öyle. İlk kaybın ardından hayatın kaldığı yerden devam edeceğini tahayyül etmek güçtür. Bir vakit, insana verilen böylesi kıymetli bir yakınlığın her zaman, her yerde karşılaşılabilecek bir lütuf olmadığına inanılır. Tektir; o âna özeldir, eşi benzeri yoktur. Bir daha hiçbir yerde, hiçbir gönülde aynı karşılığının bulunamayacağı düşünülür. İlk bakışta bunun aklen doğru olmadığını bilsek de his ya bu; o anda başka türlü düşünmeye izin verilmez. Acı üstüne acı… Zira daha önce yaşanmamış bir acının nereye kadar uzanacağını kestirmek mümkün olmayınca, o an için bütün ömrü kaplayacakmış gibi görünür. Tabii, ömrün yalnızca ferahlıktan ibaret olmadığını, meşakkatin de nasibimize dâhil olduğunu bilip imanımız gereği sabır, tahammül, sükûnet ve teslimiyetin bu yolculuğun bir parçası olduğuna inanmak gerekir. Öyle ki en büyük tesellilerimizden biri de şudur: “Allah kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemez.” Bunu bilmek, her zaman yükü hafifletmez belki; fakat taşıyanın yalnız olmadığını hatırlatır. Âciz kalınan bir hâdisenin ardında Rabbânî bir hikmet bulunduğuna inanmak ve bunu kabul edebilmektir mühim olan. Ve zaman… Zaman, farkına varmadan işleyen sessiz bir kudret. Bir vakit göğsümüzde ağırlık yapanı yavaş yavaş hafifletir. Keskin hatıraların kenarlarını törpüler. Bir ismin, bir sözün, bir günün üzerimizdeki tesirini azaltır. Yarayı ortadan kaldırmaz belki; fakat onunla aramıza mesafe koyar. Sonrasında unutmak… Ne büyük nimet. Unutmak, yaşananı hiç yaşanmamış kılmak değil. Bazı hatıralar ömrün sonuna kadar zihinde yerini muhafaza eder. Yıllar geçse de geçmişe dönüp bakıldığında yeri yâd edilebilir. Fakat imanın, teslimiyetin, sabrın ve tevekkülün sonunda değişen bir şey vardır: Artık hiçbir mânâ ifade etmemesi, müteessir olunmaması… Bir zamanlar iç kavuran bir hâdise, yıllar sonra yalnızca geçmişe ait bir vakıa gibi durur karşımızda. Asıl şifa da buradadır. Daha doğrusu, bütün bunlardadır. Belki asıl imtihan da burada başlar: Yaşananlar karşısında gönlü bütünüyle kapatmamak. Bir kez kırılmış olmak yüzünden iyiliğe olan itimadı yitirmemek. Bir kez aldanmış olmak yüzünden bütün doğrulara şüpheyle bakmamak. Çünkü gönül, kırılınca kıymetini yitiren bir cevher değildir. Bilâkis, bütün kırılmışlığına rağmen hâlâ sevebiliyor, hâlâ inanabiliyor, hâlâ merhamet edebiliyor ve nihayetinde Rabbine dönebiliyorsa, orada henüz kaybedilmemiş bir taraf vardır. Belki de bütün mesele, başımıza gelenlerin ne olduğundan ziyade, onların içimizde neye dönüşeceğidir. Bazı imtihanlar, eksildiğimizi zannettiğimiz yerde başka bir mânâ kazandırır. Ve belki bir gün, geriye dönüp bakıldığında anlaşılacaktır: Her yara kapanmayabilir; fakat her yara insanı aynı yerde bırakmaz.
SANDIK KOKUSU
Maşide Aydoğan Dinçer
Rafın Ötesinde
Bir yazar, zihninden geçenleri önce kâğıda dökerek var eder. En azından ben öyle yapıyorum. Kalem elimde, önümde bomboş beyaz bir kâğıt… Cümleler bazen hemen sökülüp gelmiyor. Bir kelimenin başında uzun uzun duraklıyorum. Üstünü çiziyor, yeniden yazıyorum. Masada çaylar soğuyor, yenileri geliyor; kaçıncı bardakta olduğumu saymıyorum bile.
En çok da sessizlik arıyorum. Gecenin o derin karanlığında kimseler duymasın, görmesin, bilmesin istiyorum; elinde kâğıt ve kalem tutan bir yazarın o an ne yaşadığını, zihninde nelerin çalkalandığını… Kâğıtlar buruşturulup atılıyor, sonra yenileri açılıyor; mahcup bir cümle, sessizce bir diğerinin yanına sokuluyor.
Bütün yazılarımı önce kâğıtla hemhâl olarak kaleme aldım. Kalemin kâğıda dokunduğu o ince sesi, mürekkebin bıraktığı izi, kâğıdın o kendine has kokusunu seviyorum. Bir yazar için kâğıt ve kalemle kurulan bu mahrem bağın belki de tam bir tarifi yok. Yazmak; kelimeye, kâğıda ve zamana dokunmaktır biraz da… Klavyenin başına geçmekse sürecin en sonuna kalıyor; yazının nihai düzenlemesi için kaçınılmaz bir uğrak sadece. Yoksa yeni nesil teknolojiyle pek anlaştığımız söylenmez.
Geçenlerde Elbistan Kitap Fuarı'nda standa genç bir kız yaklaştı. Kitaplarımı incelerken bir yandan da sohbet ediyorduk. Bir kitaba iki yüz lira vermeyi gereksiz bulduğunu söyledi. Bu söze şaşırmakla birlikte, cümlenin devamını dinlediğimde içimde hüzünlü bir ağırlık hissettim.
“İnternette istediğim kitabı okuyabiliyorum. Bu kitabı alıp eve götüreceğim, okuyup bitireceğim. Sonra ne olacak? Param çöpe gitmiş gibi hissedeceğim,” diyordu.
O an ne diyeceğimi bilemeden susakaldım.
Ben bir kitap alırken ona ödediğim parayı hiç düşünmem. Çünkü kitap, benim için sadece okunup tüketilecek bir nesne değildir. Eve girer, kütüphanenin bir köşesine yerleşir. Bazen yıllarca el sürülmez; sonra bir gün kapağı yeniden açılır ve kaldığı yerden sizinle konuşmaya devam eder.
Edebiyatın raf ömrü, bir kitabın ahşap raflarda beklediği süre midir; yoksa bir insanın gönlünde bıraktığı o derin iz mi?
Şimdi her şey çok hızlı. Yazıyor, yayımlıyor, okuyor ve hızla tüketip geçiyoruz. Basılan kitaplar, çoğalan kalemler her yeri sarıyor. Peki ya hakiki okur?
Her kitap gönül sofrasında bir yer bulur mu, bilmiyorum. Her cümle bir başka insana ulaşır mı, onu da bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki; kitaplar raflarda yıllarca beklese de asla eskimez.
Onların bir raf ömrü yoktur.
Bir ömürlük rafları vardır.
Samet Yurttaş
Dağlanır Yüreğim
Dağların kendi içine dolandığı
Ve dağların kendi içinde dağlandığı
Güz vakti geldiğinde
Yolcular bir bir çekildiğinde
Issız evlerine
Dağlanır yüreğim
Dağlarca uzayan
Ve bir belaya uzanan dilimde
Böyle güz vakti
Tüyü çıkmamış kuşlar dilimde
Sizi bırakırsam bu dağların eline
Dağlanır yüreğim
Ah şu yüreğime yaslanıp
İçimde dağılan dağlar
Derviş hırkası asılmış yollarda
Dilime dolanan yolcular
Sırtımı yaslasam size
Kendi içine dolanan dağlar
Dağlanır yüreğimde
Mehmet Yaşar
Piyasa Şiiri
Koltuklar
Takım elbiseler içinde yürüyen dilsiz uşaklar
Üstüne az gelişmiş mesai bitimleri
İple çekilen cumartesiler, pazarlar
Bizim çektiğimiz miladî Cuma, hicrî cumartesi akşamları
Ne çekiyorsak, çektiğimiz bundan değil mi zaten
Sonra mı?
Sonrası biraz küfür, biraz iman
“Bir dikili taştan gayrı nem galdı”
Bürokrasinin çiçekleri dolaşıyor parke taşlarında
Formal kokular sızlatıyor direğini burnumuzun
Telgrafın telleri
Aaaah telgrafın telleri
Kuşlar unutalıdan beri
Hatta Lozan’dan beri
Neyse…
Unutmak için sakladığımız dünleri
Sırtındaki çuvalda biriktiriyor bir adam
Kişisel erişim noktamızı açmamızı bekliyor belki de
Sonra mı?
Sonrası biraz şiir, biraz türkü
“Bir akılsız baştan gayrı nem galdı”
Ayın 15’i, iki nokta üst üste, mübarek gün
Viski şişelerinden içtiğimiz sular
Ve Gazze
Ve bir kısa mesaj
Ve 5 TL
Damlaya damlaya dağılan vicdanımız
Ne uykulardan geçtik de geldik oysa biz
Nice yürüyen merdivenler katettik
Sonra mı?
Sonrası biraz Çeçen ağrıları, biraz Urumçi sızıları
“İki damla yaştan gayrı nem galdı”
Pardon!
Biraz fikir alabilir miyim
Şöyle ortaya karışık
Az açık oturumlu, bol gözyaşılı
Biraz da hamaset serpiştirin üstüne lütfen
Niğbolu’dan ya da Malazgirt’ten olsun
Durmasın babaanneler ‘Yasin’ okusun
Kimse oturmasın yerime
Kimliğimi kaptırdığım bankamatiklere
Bir saygı duyup geliyorum hemen
Ve gecelerimi çalan tasarruflu ampullere
Sonra mı?
Sonrası biraz ilave yazı, biraz yer bildirimi
“Bir yaralı döşten gayrı nem galdı”
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: