Mehmet Ensar Özdemir
Gurbet ele bir hâl
Üniversite son sınıfa geçtiğim yaz Almanya'da amcamın evinde kalıyordum. Almanya'ya dil öğrenmek amacıyla gitmiştim ancak kursların tarihi Türkiye'deki tatillerle uyuşmadığı için seyahatim turistik bir geziye dönmüştü. Muhabbet eksikliğinin, dost hasretinin artık çekilmez olmaya başladığı vakitlerdi. O günkü tek fark kısa sürecek olsa da emmioğluyla çıkacak olduğumuz yolculuktu. Rotamız Hollanda'nın başkenti Amsterdam. Kalacak yerimiz belli değil. Sırt çantalarımızı hazırlayıp sabah vakti harekete geçtik. 2 saatlik bir yolculuğun ardından Amsterdam şehrine giriş yaptık. Arabayı merkeze en yakın otoparklardan birine park edip oranın en ünlü meydanı olan Dam Meydanı'na doğru yürümeye başladık. Amsterdam şehri pek de temiz olmayan kanallarla bir ağ gibi sarılmıştı. Her ne kadar kanallar temiz olmasa da turistlerin dikkatini çekiyor ve turistler kano ile düzenlenen şehir turlarına katılıyorlardı. Bu turlar 2 saat kadar sürmekte olup şehrin neredeyse tamamını görmeye imkân sağlıyordu. Biz ise şehri kano ile değil de yürüyerek gezenlerdendik.
Bu kanalların üzerine yapılmış birçok küçük köprüden geçerek Dam Meydanı'na gelmiştik. Meydana girdiğimizde beni tanıdık bir ezgi karşıladı. Uzaklardan gelen bir klarnet sesi... benim çok aşina olduğum bir parça çalınıyordu. Sesin nerden geldiğini aramaya başladım. Duyduğum ezgiye doğru hızlanarak ilerliyor ve bir yandan da bu ezgiyi çıkarmaya çalışıyordum. Meydanın ortasına doğru koyduğu tabureye oturup klarnet çalan adamı gördüğümde artık ezgiyi de hatırlamıştım. Adam, Amsterdam'ın merkezinde, en büyük ve turistik meydanında bizim memleketin, Kahramanmaraş'ın, Mihriban türküsünü çalıyordu. Uzun bir süredir sadece telefondaki müzik uygulamalarından türkü dinleyebildiğim için yanı başımda çalan birinden türkü dinlemek üstelik Mihriban'ı dinlemek gözlerimin dolmasına sebep oldu. Türkü bitene kadar adamın yanından ayrılmadım. Adam ellili yaşlardaydı. Hava oldukça sıcak olmasına rağmen beyaz bir ceketle oturuyordu ve dış görünüşünden anladığım kadarıyla Türk değildi. Halbuki ne kadar isterdim muhabbet etmeyi bizim ellerden bahsetmeyi türküleri konuşmayı ama olsun en azından Abdurrahim Karakoç'un yazıp Musa Eroğlu'nun bestelediği Mihriban, özgürlüklerin ülkesi(!) denilen her türlü ahlaksızlığın meşru olduğu Hollanda'da bile insanların kulağına gidiyordu.
Kim bilir belki o türkü orada cenneti Dünya'da yaşayanların monoton ve zevk dolu hayatlarına bir iğne gibi batacak belki de benim gibi gurbetçilere kandil olup yarenlik edecekti.
Bedirhan Dal
Ev Nere, Gurbet Nere?
"ev nere, gurbet nere
hepsinden de öte
bu sancılı vuslat kime?"
Her neye uzatsak elimizi bizden gönülsüzce uzaklaşıyor. Uzaklaşana ve git gide sonsuza yaklaşıyor olana ise gönlümüz meylediyor. Bu hâl hiç şüphesiz insanoğlunun fıtratındaki bazı temayüllerden ileri geliyor. Sahip olma arzusu ve ardından geliveren his sönümlenmesi, tatmin olamama hâli birçoğumuz tarafından çokça kez tecrübe edilmiştir. Öyle ki heyecan verici bir arzu üzerinde sabit kadem kalındığı pek vaki değildir. Çünkü arzunun insana bu denli çekici gelmesi, sonsuzluk kavramındaki belirsizliği bize hissettirebiliyor oluşundandır. Fakat arzu muradını tamamlar ve ortadaki belirsiz ihtimaller silsilesi dağılırsa, arzunun mayasındaki o sonsuzluk esintileri de durgunlaşır. Böylece arzu miadını tamamlamıştır artık.
Meseleyi bir katman daha derinden ele alırsak; arzunun tatlı lezzetinin insanın sonsuzluk eğiliminden, bu eğilimin de ilahî bir esintiden neşvünema bulduğunu müşahede edebiliriz. Zira insan ruhu yaratıcısının sonsuz lütfuyla var olmuş, onun rahmetinin bir tecellisi ile yokluktan varlığa terfi etmiştir. Öyleyse yuvadan ayrılmak nasıl ki bir özlem hissi doğurursa biz de aynı iştiyak ile ilahî bir özün hasretini çeker ve sonsuz olana meylederiz. Bize sonsuzluk mefhumunu anımsatan hislerin peşindense bu sebepten bilinçsizce gideriz. Elbet burası dünyadır ve özlediğimiz sonsuzluğu burada sınırlı hâlde deneyimleyebiliriz. Bu bazen bir kadına duyulan aşkta, bazen Şedid bir arzuda tezahür edebilir fakat hiçbiri fizikî evrenin hudutları çerçevesinde tam manasıyla sonsuz değildir. Yalancı bir sonsuzluk hissini tatsak da elbet bir an olur ve bu his de hitam bulur.
O hâlde ait olunana özlem duyulmalı. Aidiyet ise sunulabilir bir seçenek değil, bir aşinalıktır. İnsan ise ta ezelden beri yaratıcısına aşinâdır. Aşkın da arzunun da ancak bu aidiyeti nirengi noktası kabul edip o istikamete yöneldiğinde sönmeyeceği fikri bu düşünceden kaynaklanır. Yalnızca bu hâlde arzunun lezzeti katlanarak artar ve erişilmez bir güzelliğe ulaşır.
"ev nere, gurbet nere?" şimdi daha keskin bir cevap verebiliriz sanırım. İlahî bir merkezden uzaklaştığımız her an aşkın ve arzunun kavuruculuğuyla yüzleşmeye mahkumuz. O hâlde dal o gülşene, gör neler var.
Ömer Faruk Doğru
Maraş Nükteleri
Hapsası Tuzlu Gelin
Hapsa: pekmez ve nişe ile yapılan bulambaç da denilen jole kıvamındaki bir yemek.
Yeni gelin olmuş bir kız, hapsanın nasıl yapıldığını bilmiyormuş. Hapsaya tuz katılıp katılmadığından emin olmak için kaynanasına gidip bilerek "hapsası tuzlu ana" diye seslenmiş. Eğer yanlış biliyorsa kaynanasının kendisini düzelteceğini düşünmüş. Kaynanası da gülerek “hapsa tuzlu olur mu” diye karşılık vermiş, böylece gelin öğrenmiş olmuş.
Ondan sonra dilden dile bir işi bilmeyen bir kıza doğrusunu öğretirken "hapsası tuzlu gelin" diye şaka etmek âdet olmuş. Kırmadan ve nezaketen öğretmek asıl gaye imiş.
Yedi Yılını Yetirdim
Bıyığını Bitirdim
Genellikle annelerin, erkek çocuğunu yedi yaşına kadar sağ salim getirmesi, sonrasında da erginlik zamanına eriştirmesi anlamında kullanırmış. Erkek çocuğun; yedi yaştan sonra elden ayaktan çıkıp bağımsız olması gerektiğini, erginlikten sonra da anne babaya düşen sorumluluğun neredeyse kalktığını, artık o çocuğun evlilik çağına geldiğini anlatmak için kullanılırmış. Bir nevi çocuk için gururlanma ifadesiymiş.
Kârı Kediye Yükledik.
Bir işin sonucunda elde edilen kârın çok az olmasına hayıflanmak için söylenir. Kâr o kadar azdır ki bir kedinin bile taşıyabileceği kadardır. Özellikle tarım ürünleri için kullanılır.
Nakleden: Emine Saz
Seda Nur Çetinkaya
Kendimize Yetebilmek Üzerine
Montaigne’nin Denemeler’ini okurken bir bölüm başlığı üzerinde uzun uzun düşündüm: “Kendi Kendisiyle Yetinme.” Aslında sadece birkaç kelimeden oluşan bu başlık, zihnimde uzun bir konuşmanın başlamasına sebep oldu. Bir başlık nasıl olur da insanı bu kadar düşündürebilir diye geçirdim içimden. Sonra fark ettim ki bazı kelimelerin anlamı onları ilk duyduğumuz anda ortaya çıkmıyor. Üzerinde biraz durduğumuzda kendi hayatımızdan örnekler düşündüğümüzde bambaşka anlamlara dönüşebiliyor. “Kendi kendisiyle yetinmek” deyince aklıma ilk olarak yalnızlık geldi. Acaba kendisiyle yetinen insan yalnız mıdır? İnsanlardan uzaklaşan, kimseye ihtiyaç duymayan, her işini kendi yapan biri midir? Bir süre düşündükten sonra bunun böyle olmadığına karar verdim. Çünkü yalnız olmakla kendinle iyi geçinmek aynı şey değil. İnsan kalabalıkların ortasında da yalnız hissedebilir. Hatta bazen etrafımızdaki insanların çokluğu kendi sesimizi duymamızı daha da zorlaştırabilir...
İnsan kendisinden kaçabilir mi diye düşündüm sonra. Başka insanlardan uzaklaşabilir, başka bir yere yolculuk yapabilir. Fakat nereye giderse gitsin kendisini de yanında götürür. Belki de bu yüzden insanın kendisiyle anlaşabilmesi hayatındaki en önemli meselelerden biridir. Bazen kendimizi başkalarının gözünden görmeye o kadar alışıyoruz ki kendi düşüncelerimizi ikinci plana atıyoruz. Bir karar verirken “Ben ne istiyorum?” sorusundan önce “Acaba insanlar ne düşünür” diye soruyoruz. Böyle düşündükçe kendi hayatımızın başrolü olmaktan yavaşça çekiliyoruz. Kendi kendine yetebilen insanların burada farklı olduğunu düşünüyorum. Kendimize yetmek kimseye ihtiyaç duymamak değildir. Kendimize yetebilmek istenilen bir şey olmadığında yeniden başlayabilmek, hata yaptığımızda kendimizi suçlamamak ve başkalarının onayına ihtiyaç duymadan kendi değerimizi görebilmek...Bu yüzden “Kendi Kendisiyle Yetinme” başlığı üzerine düşündükçe bunun yalnızlıkla değil insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Herkes yanımdan gitse, ben kendimin yanında olabilir miyim?”
Sanırım kendine yetebilmek, bu soruya zamanla “evet” diyebilmeyi öğrenmektir.
Ferhat Altun
Veda
seni yazacak hüznüm yok artık
yalnız kinim var şu yüreğimde
dışarıda yağmur var kimin umrunda
seni söylecek sesim yok artık
ellerin bahar olsa ne yazar
çoktan ayrılmış parmaklarımdan
ele şenlikler getiren yüzün
bir kabristan olur beni görünce
seni yazacak hüznüm yok artık
saf ölümden bir kin kaldı yüreğimde
ekmeğim kuruttun suyum buladın
yalnız kandan bir kin yüreğimde
dışarıda yağmur var kimin umrunda
yalnız sen ıslaksın sen dirisin sen
ve yalnız seni temizler yağmur
güneş senden başkasına ışımaz
ve yalnız sensin göğün umrunda
susuzluk yazgısı tek kaderimde
sana ağlayacak gözüm yok artık
H. Aleyna Yavuz
Mürâca’a
Dedi onu bir yolda otururken görmüşler, eli solunda kızı kolunda
Bakmışsın yâre benziyor nice çehreler, sapıp kendi yolunda.
Dedi güldüğü biri var kalabalıklar içinde dönüp durduğu
Sense sırtında bir çanta, bir bıçak yanıp durdun.
Sus dedi, çanta bıçak dağıttı beni bitap solgun.
Dedi elin avuçlarında yârin, kalbin sussun.
Dedi hani yıllar önce kırıp bacağını kaçmıştı.
Hani koşamamıştın, beklemiştin gelsin kırdığı gibi vursun.
Koşmak gidecekse, onun ellerinden olsun.
Dedi bekleme yarin dönüp dolaşıp seni bulsun.
Dedi senden kaçarken görmüşler yüzü saklı, hırkası atkı miğfer.
Dedi yâr kaç kurtar kendini bu baht bizi gözler.
İblis peşinde Tanrı, terazi nizam bekler
Dedim yâr dönmez artık aşık yeni bir ağıt dizer.
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:
|
Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar Sayfa Editörü: Mustafa Cihan Alliş-Kadir Aydın Sayı: 61 Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır. Her hafta Cuma günü yayımlanır. |