Whatsapp Image 2026 09 10 At 14.58.12-1

DÖŞ CEBİ

Mehmet Yaşar

Dağ Yakamozunun Ardından: Şair Ali Küçükkürtül’ün Aziz Hatırasına

Zaman, hakikatin o vakur ve değişmez yüzünü bize her ölümde yeniden hatırlatıyor. Takvimler 4 Eylül 2026 Cuma gününü gösterdiğinde, Kahramanmaraş’ın mümbit edebi toprağından yetişen, ömrünü inandığı mukaddesata, talebelerine ve Türkçe’ye vakfeden bir güzel insanı, Şair Ali Küçükkürtül’ü Hakk’a uğurladık. Vefatının üzerinden tam bir hafta geçti; geride sarsılmaz bir duruşun izleri, tebeşir kokan bir ömrün aziz hatıraları ve mısralara dökülmüş helal kelimeler kaldı.

Şair Ali Küçükkürtül, 1957 yılında bu kadim şehirde dünyaya gözlerini açtığında, aslında kaderi şiirle, irfanla ve kelamla yazılmıştı. O, şair Alaeddin Küçükkürtül’ün evladıydı. Şiirin, edebiyatın ve tefekkürün ocak gibi tüttüğü bir hanede büyüdü. Dededen, babadan devrolunan bu bereketli ocak; kardeşleri Hüseyin ve Bünyamin Küçükkürtül (Bünyamin K.) ile harlandı, evladı Mehmet Raşit Küçükkürtül ile yeni nesillere taşındı.

Merhum Ali Küçükkürtül’ün hayatı, adanmışlığın ve tevazûun en berrak örneklerindendir. Akşehir Öğretmen Okulu’nu bitirip yurdun dört bir yanında talebe yetiştirmeye başladığında, öğretmenliği sadece bir meslek değil, bir ruh hali olarak benimsedi. Öğretmenlik vazifesini sürdürürken Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı ve başarıyla mezun oldu. Önünde avukatlık gibi prestijli ve kazançlı bir yol açılmışken, o, gözlerinin içine umutla bakan öğrencilerini bırakamadı; cübbeyi değil, tebeşir kokan önlüğünü seçti. Hukuk tahsilini zihninde bir adalet terazisi olarak taşıdı ama kalbini daima sınıflarda, çocukların arasında tuttu.

Yıllar sonra nasip olan noterlik vazifesiyle yolu Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine düştü. Birçok insanın sert coğrafyasıyla mesafeli durduğu Beytüşşebap, onun gönül aynasında bambaşka bir tecelliye büründü. O, gittiği her yere gönlünün zenginliğini taşıyan bir muallim naifliğiyle yaklaştı insanlara. Beytüşşebap’ın dağlarına, insanına, yoksulluğuna ve vakarına bir şair gözüyle baktı; o çetin coğrafyada mısralarla bir dostluk ve ünsiyet köprüsü kurdu.

2006 ve 2007 yıllarında kaleme aldığı, ardından Dağ Yakamozu: Beytüşşebap Şiirleri adıyla kitaplaşan mısralar, o samimi ünsiyetin ve Anadolu insanına duyulan derin muhabbetin nişanesidir. O dağlarda parıldayan bir yakamoz gibi, Beytüşşebap’ın karlı zirvelerine kelimelerden ışıklar bıraktı. Kitabın arka kapağına iliştirdiği o mütevazı biyografisi, aslında gösterişten uzak, vakur bir ömrün küçücük özetiydi.

Noterlik mesaisini daha sonra Adıyaman, Hatay, memleketi Kahramanmaraş ve nihayet Gaziantep’te sürdürdü; 65 yaşında yaş haddinden emekli olana dek kaleminden de adaletinden de taviz vermedi.

Onun ömrü, bir Müslüman Türk evladının çileyle ve sabırla yoğrulmuş imtihanıydı adeta. Türkiye’nin en zor zamanlarına, darbelere, yokluklara, siyasi buhranlara şahit oldu. Fakat o, inandığı yoldan, dervişmeşrep hayat tarzından, Müslümanlığından ve Türklüğünden milim sapmadı. Siyasi baskılara hiçbir zaman boyun eğmedi; doğru bildiğini hem söyledi hem de yaşadı. Türk milletine, Türk tarihine, Türkçeye ve Türk şiirine olan sarsılmaz bağlılığı, onun tasavvuf neşvesiyle beslenen ruhunun bir yansıması gibiydi. Sofrası da çok bereketliydi Ali Hoca’nın, kapısına gelen boş dönmezdi. Borç isteyen emanete, sohbet isteyen muhabbete, kelam isteyen şiire, dua isteyen murâda kavuşurdu.

Emekliliğinin ardından son yıllarda nükseden hastalıklar sebebiyle zor günler geçirdi. Ama tevekkülle zırhlanmış kalbi, emaneti sahibine teslim etme dikkatiyle dipdiriydi. Ve emr-i hak vâkî oldu, tedavi gördüğü Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde dünya imtihanı sona erdi. 4 Eylül 2026 Cuma günü Cuma namazını müteakip Abdülhamithan Camii’nden kaldırılan cenazesi, Şeyhadil Mezarlığı’nda, çok sevdiği ve evlatlarından birine ismini verdiği babası şair Alaeddin Küçükkürtül’ün koynuna sırlandı. Baba-oğul iki şair, şimdi Şeyhadil’in serin selvileri altında, şiirin huzur ve sükûneti eşliğinde ebedi istirahatgâhlarındalar.

Birbirinden kıymetli beş evlat ve yüzlerce talebe yetiştiren, şiiri kalbine, muallimliği ise ruhuna kazıyan değerli büyüğümüz Şair Ali Küçükkürtül’e Cenab-ı Hak’tan rahmet; Küçükkürtül ailesine, edebiyat camiamıza ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Mekânı cennet, makamı âlî olsun.

Ahmet Enbiya Uzdil

Mustafa Çiftci ile Tanışma

Evvela bir dostun yazısında, sonra da başka bir dost ile muhabbet ederken rasgelmiştim ismine. Bu abi, Anadolu'nun Yozgat vilayetinde memleket hikayeleri derliyor, dört bucağına dağıtıyordu. Hemen hemen herkesin başından, yanından, yakınından geçmiş olan gurbet, yoksulluk, ayrılık ve tabi ki sevda hikayelerini anlatıyordu kitaplarında. Dedim ya birkaç defa ismine rastlamıştım amma henüz kitaplarını elime alıp da sayfalarını karıştırmak nasip olmamıştı o zamana kadar. Anadolu hikâyeleri yazanlara karşı gezip görmedikleri, eğilip dokunmadıkları, sesine kulak verip dinlemedikleri bir hikâyeyi, yazmış olmak için yazdıklarını düşünerek bir önyargı besliyordum. Bu sebeple de tanıyıp bildiğim birkaç isim dışındaki kişilerin kitaplarını okumaktan imtina ediyordum. Necip Fazıl Edebiyat Ödülleri'nde yaptığı o mütevazi konuşmasını bir vesile izledikten sonra Mustafa Çiftci’nin bu güruhtan olamayacak kadar içli bir yüreği göğsünde taşıyor olduğuna kanaat getirerek okumaya karar verdim.

Mustafa Çiftci'nin yayınlanan toplamda dört kitabı vardı. Bunlar: "Adem'in Kekliği ve Chopin, Bozkırda Altmışaltı ve Ah Mercimeğim." Bir de Tanıl Bora ile birlikte derledikleri "Yengeler Cumhuriyeti". Lise yıllarından beri dostum, ahbabım, yoldaşım olan İstanbul’daki gurbet ortağımla beraber birer kitabını alıp okumaya başladık. O "Ah Mercimeğim"i, bense "Bozkırda Altmışaltı"yı... İletişim yayınlarından basılmaya devam eden kitaplara ulaşmak ise hiç de kolay olmadı. Gezmediğimiz kitapçı bırakmamış olsak da en sonunda kitapları internetten sipariş etmek durumunda kaldık. Ticarethaneye dönüşmüş kitabevleri yüzünden kâğıt israfı olan kitaplara ulaşmak dışında bütün kitaplara erişimimiz gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu vesileyle öğrendik ki Çiftci'nin kitapları da bu zorluktan nasibini alanlar arasındaymış. Bir "Müjgan", bir "Elif, Tina ve Tolga", bir "Çati'ye Kıyamam" etmeyen hikâyelerin rafları işgal ettiğine üzülerek şahit olduk. Neyse, biraz arasak da hâlâ ulaşabileceğimiz bir mesafede duruyor olmasıyla şimdilik avunabiliriz.

Sınav dönemine yakın bir zamandı yanlış hatırlamıyorsam. Günlük çalışmamızı yapmış, dinlenme hâline geçmiştik yavaş yavaş. Yurt ortamının, gurbetin, yorgunluğun verdiği bir nevi bezginlik haliyle kitabı ilk kez elime aldım. Sayfalar ilerledikçe kimi yerde gözlerim doluyor, ciğerden bir dolu 'vayh' çekiyor, kimi yerdeyse kendimi kahkahamı bastırmak için ağzımı tutmaya çalışırken buluyordum. Dört kişilik yurt odasında bu hâlim odanın diğer sakinleri tarafından garipsenmedi de değil tabi. Aynı hikâye içinde aradaki bu geçişler kitabın daha ilk hikâyesi olan “Hândan Yeşili”nde kendini belli ederek yazarın dil ve işleyişinin rengini ortaya koymuş oluyordu.

Bugünü izleyen günlerin birinde kitapları beraber aldığımız dostum da "Ah Mercimeğim" hikâyesini benzer belirtiler göstererek okumaya başladı. İkimiz de zaman zaman okuduğumuz hikâyeleri birbirimize anlatacak oluyorduk anca diğerimiz hemen ona mâni olup susturuyordu. Ders, sınav vesaire telaşesinden de birbirimizin hikâyelerini okumaya fırsat bulamıyorduk. Bir gün artık daha fazla dayanamayıp hikâyeleri birbirimize okumaya karar verdik. Yurtta bizim “mağara” dediğimiz, insanların önünden geçip de fark etmedikleri, içinde bol bol sigara içip, muhabbet sohbet ettiğimiz, bağlama çalıp türkü söylediğimiz odaya çekilip okumaya başladık. Yaklaşık bir-bir buçuk saat boyunca zaman zaman yüzümüzü aydınlatan çakmak alevinin, ağır ağır yanan kâğıdın ve eksikliğini duyduğumuz bir yudum çayın eşliğinde kıraatimizi tamamladık. Mustafa Çiftci betimlemeleriyle, öyküsüyle, kurgusuyla, diliyle, üslubuyla bizi mest etmişti.

İşte o betimlemelerden biri. Bir annenin oğlunu teselli etmek için kanatlarıyla onu sarmasını anlattığı o cümle.

"Hiçbir şey demedi. Boynuma sarıldı. Usulca sarıldı. Gül sarmaşığı duvara nasıl sarılırsa öyle sarıldı. "

Vayh.

Mehmet Ensar Özdemir

Bahaeddin Özkişi’yi Yâd

Hakkında yazılıp çizilenler bir elin parmağını geçmediğinden, biyografik verilerin dışındaki bilgilere ne yazık ki yalnızca birkaç dostu ve kıymetli eşi sayesinde ulaşabildiğimiz Bahaeddin Özkişi, Türk edebiyatında hak ettiği değeri henüz görebilmiş değildir. Bu yazı, özellikle "edebiyatla ilgileniyorum, hikâye okuyorum" deyip de onun adını dahi duymamış olanlara bir davet ve vefa borcu mahiyetinde kaleme alındı.

Bahaeddin Özkişi, Haziran 1928’de İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya geldi. Babası, Manisa’nın Demirci ilçesindeki Nakşî şeyhlerinden Hacı Halit Efendi’nin oğlu, Fatih müderrisi Ömer Lütfi Efendi’dir. İlkokulu İstanbul 20. Yıl İlkokulu’nda (1939) completed. Şimdiki adı Ahmet Rasim Lisesi olan Karagümrük Ortaokulundan (1942) mezun olduktan sonra Sultanahmet Sanat Enstitüsüne kaydoldu. İlk yazılarını, bu okulda yaşanan bir patlamada vefat eden ve yaralanan arkadaşlarından derin bir şekilde etkilenerek kaleme aldı.

Enstitüyü bitirdikten sonra Haliç Tersanesinde ustabaşı olarak çalıştı; ardından 1947’de Erzurum’da vatani görevini yaptı. Terhis edildikten sonra İstanbul’a dönerek bugün Atatürk Havalimanı olarak bildiğimiz dönemin Yeşilköy Havalimanı’nda göreve başladı. Meslek hayatı boyunca kalemini elinden düşürmeyen Özkişi, bir sohbet esnasında metinlerini Ahmet Hamdi Tanpınar’a okuttu. Tanpınar’ın "Devam et evladım, sen ten eksiğin haricinde on Said Faik edersin." meşhur teşvikiyle yazmaya daha da ağırlık verdi.

İlerleyen yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi Teknoloji Kürsüsünde kaynak atölye şefi olarak görev yaptı. Ardından iki yıl Almanya’da bulunarak Elektrik Ark Kaynak Öğretmen Okulunu bitirdi; kaynak öğretmenliği üzerine ihtisas yapıp incelemelerde bulundu. Türkiye’ye döndüğünde Devlet Havayollarında oto makinistliği yaptı (1951-1955).

Bu süreçte Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’den tezhip dersleri aldı; cam üzerine tezhip çalışmaları gerçekleştirdi ve eski İstanbul evlerinin üç boyutlu maketlerini üretti. 1959 yılında; yirmi dokuzu kısa, biri ithaf hikâyesi olmak üzere toplam otuz hikâyesini Bir Çınar Vardı adlı ilk kitapçığında topladı. 1960-1969 yılları arasında yazdığı hikâyeleri kitaplaştırmadı ancak 1960-1965 yılları arasında Akbaba dergisinde mizah öyküleri yayımladı. 1969 yılında hayatını birleştirdi.

İlk romanı Köse Kadı 1974’te, onun devamı niteliğindeki Uçtaki Adam ise 1975’te okurla buluştu. Aynı yıl yayımlanan bir diğer romanı Sokakta ile Peyami Safa Roman Yarışması’nda başarı ödülüne layık görüldü. 1970-1971 yıllarında kaleme aldığı ve daha önce yayımlanmamış hikâyeleri ise 1975 yılında Göç Zamanı adıyla kitaplaştırıldı.

Bahaeddin Özkişi, 10 Kasım 1975’te henüz 47 yaşındayken vefat etti. Vefatından bir hafta sonra raflarda yerini alan Göç Zamanı, Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından başarı ödülüne değer bulundu. Anadolu’daki Ahilik teşkilatını ve Şiî-Sünnî münasebetlerini ele alacağı yeni romanına başlamış olsa da ömrü yetmediği için bu eserini tamamlayamadı.

Nevzat Kösoğlu, Bahaeddin Özkişi ile tanışma hikâyesini Geçmiş Zaman Peşinde yahut Vaizin Söyledikleri kitabındaki "Bir Keşfin Hikâyesi" başlıklı yazısında anlatır. Ötüken Yayınevi’nde editörlük yaptığı yıllarda bir arkadaşı vasıtasıyla önüne gelen ve tanınmamış bir isim tarafından yazılan metni okuduğunda, bir amatörün elinden böyle bir şaheser çıkamayacağını düşünerek şaşkınlığa uğrar. Derhâl yazarla tanışmak ister ve onu yayınevine davet eder. Bu vesileyle kurulan dostluğu aktaran Kösoğlu, Özkişi’nin erken vefatı sebebiyle Türk edebiyatına sunduğu eserlerin nicelikçe az kalmasından duyduğu derin üzüntüyü de ifade eder.

2018 yılında Yeni Dünya Vakfı tarafından düzenlenen "Bahaeddin Özkişi 90 Yaşında" başlıklı anma programında dostları ve ailesi merhumun şahsiyetini yâd etti. Dostları Tufan ve Baran Karabey kardeşler onu "milli mefahirimize sahip çıkan, sağlam karakterli ve munis bir adam" olarak tanımlarken, eşi Fatma Özden Özkişi ise "çok titiz" biri olduğunu vurguladı. Fatma Hanım ayrıca, eşinin hikâye ve romanları sözlü olarak dikte ettiğini, kendisinin de kaleme alarak eserlerin bu şekilde ortaya çıktığını paylaştı.

Tarihî roman ve hikâyeciliğimize özgün bir soluk getiren, tasvir sanatındaki ustalığıyla müstesna bir yer edinen Bahaeddin Özkişi’yi rahmetle anıyoruz. Bu kıymetli ustanın edebiyat tarihimizin tozlu sayfaları arasında unutulmamasını temenni ediyoruz…

Ali Küçükkürtül

Beytüşşebap Manileri

İnsanı bülbül,

Çiçekleri gül,

Dilerim hep gül,

Gül Beytüşşebap.

Baharı cennet,

Kışı bin zahmet,

Yayla memleket,

Şol Beytüşşebap.

Şırnak'ın şanı,

Gençlik ünvanı,

Al sana mani

Çal Beytüşşebap.

Cevizi boldur,

Balığı aldır,

Her yanı baldır,

Bal Beytüşşebap.

Dört yanı bağ,

Hem bahçe, hem bağ,

Gönlüme otağ

Ol Beytüşşebap.

Alem dilinde,

Meşhur kilimde,

Kızlar elinde,

Tel Beytüşşebap.

Oynasın genci,

Şehrin övüncü,

Kalbe sevinci,

Sal Beytüşşebap.

Gül yüzlerde tül,

Omuzlarda şal,

Bir şirince dil,

Dil Beytüşşebap.

Aşiret bitsin,

Kavgası gitsin,

Can rahat etsin,

Gel Beytüşşebap.

Uyma haine,

Yanmaz haline,

Böyle biline,

Bil Beytüşşebap.

Dağlara şahsın,

Yürekte ahsın,

En kötü şansın

Yol Beytüşşebap.

Kibar Beytüşşebaplı

Kibar bey hazırdır, bir dilin sürçe,

İnsan hoşgörülü olur bir parça,

Ben yapınca atıyorsun ya fırça:

Atar mıydın babana da kibar bey?

Reva görme ele küfür, kötü söz,

Bizi suçlayacak yarın el, dil, göz.

Ersen haksızların müşgülünü çöz.

Yardımcı ol obana da kibar bey.

Tar ü taze kalmaz gençlik demleri,

Ürkütme kendinden gel ademleri,

Şahsında sanmayıp tüm erdemleri,

Şans tanısan yabana da kibar bey.

En yakışan tevazudur bireye,

Bilinmez kim sahip derman çareye,

Aslan muhtaç olabilir fareye,

Pınar akar Kebana da kibar bey.

Leyla'nın kadrini Mecnun'u bilir,

Işığa pervane ölmeye gelir,

Has fikire dalıp yüksekte belir,

Izdırabı de bana da kibar bey.

Doyurursa yoksul, garip kulları,

Israrla ararsa yetim dulları,

Ruhum öper saban tutan elleri,

Canım kurban sabana da kibar bey.

İnsanlığa uysun, haddini bilsin,

Nezaketli olsun vaktini bilsin,

Eğer layıkıyla hak dini bilsin,

Saygılıyım çobana da kibar bey.

Eyvallah kibarsın, saygılı değil,

Lisanın der, gönlün kaygılı değil,

Alemin derdine gayretle eğil,

Merhem ol sen çıbana da kibar bey.

Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:

[email protected]