
YARA BANDI
Hacı Ahmet Eralp
Sen Denizde Bir Şişesin
Bir bebeğe yürümeyi öğretmek, bir çocuğa okumayı öğretmek ya da bir dosta su üstünde yürümeyi öğretmek. Hangisi olursa olsun, talip olunan öğreti değil de talip olunan makam sahibi şekillendirir kişiliğimizi ve kimliğimizi.
Sonlu sonsuz bir hiçliğe doğru çıkılan yolda mihmandarı doğru seçmiş olduğumuzu kısacık bir cümle sayesinde anlayıveririz: "sen denizde bir şişesin." Denizin büyüklüğünden korkmak yerine dostun sadakatine teslim olmalı. Suyun derinliğinden ürkmektense, yoldaşın omuzlarının genişliğine emanet etmeli menkıbeni.
Denizler, sadece su kütleleri değildir, tıpış tıpış yürüyen zamanın, söylenmemiş sözlerin ve yarım kalmış hayatların devasa hafızasıdır. Kıyıya vuran her dalga, uzaktaki bir çığlığın fısıltıya dönüşmüş hâlini taşır kumsala. Gün batımının turuncuya boyadığı o kumlarda tek başına yürüyen Akif’in ayağına çarpan o cam şişe de sıradan bir atık değildi işte. Dalgaların tuzunda yıkanmış, yeşilimsi camın arkasında kıvrılıp kalmış bir kâğıt parçası saklıydı.
Akif, şişenin kapağını zorlukla açıp zamanın nemiyle sararmış o kâğıdı çıkardığında, elinde tuttuğu şeyin bir mektup değil, bir adamın batan gemisinden geriye kalan tek filika olduğunu anladı. Mektubun altında tek bir isim yazıyordu: Ferhat.
Mektup, hayatın kıyısında unutulmuş bir adamın sessiz ağıtıydı. Ferhat, hiç evlenememiş, bir yuvanın sıcaklığını hiç tadamamış, kendi kanından bir çocuğun kokusunu içine çekememişti. Bir işte dikiş tutturamamış, toplumun "başarı" dediği o büyük çarkların arasında kendine bir yer bulamamıştı. Hayat onu, fırtınada rotasını kaybetmiş kırık bir filika gibi savurup durmuştu. Mektubun bir yerinde geçen şu cümle Akif’in göğsüne sert bir taş gibi oturdu:
"Ben çocuğumu özledim... Hiç sahip olamadığım, kokusunu bilmediğim, rüyalarımda başını okşadığım o çocuğu özledim."
Bu söz, sadece bir özlem değil; hiç var olmamış bir geleceğin, doğmamış bir umudun yasıydı. Akif, kumsalda durup elindeki kâğıda bakarken içinin ısındığını, ama bir o kadar da sızladığını hissetti. İnsan, hiç sarılamadığı birini özleyebilir miydi? Ferhat özlemişti işte. Kendi yalnızlığının derinliğinde, hiç doğmamış evladının hayaline sarılmıştı.
Mektup sadece bir keder haritası değildi; aynı zamanda Ferhat’ın bu dünyadan gitmeden önce ardında bıraktığı yarım kalmış rüyaların bir listesiydi. O hayaller, deniz suyunda erimemiş, o küçük cam şişenin içinde korunmuştu. Akif, mektubu okumayı bitirdiğinde kendi kendine bir söz verdi. Bu şişe ona tesadüfen gelmemişti. Ferhat’ın rüzgâra savurduğu o kırık dökük hayatı toparlamak, onun yapamadıklarını yapmak artık Akif’in boynunun borcuydu. Akif, o günden sonra Ferhat’ın gölgesi, Ferhat da Akif’in hiç tanımadığı yoldaşı oldu.
Akif, ilk iş olarak Ferhat’ın mektupta bahsettiği o çocukluk köyüne doğru yola çıktı. Hayatın keşmekeşinden uzak, heybetli bir dağ kütlesinin eteğine kurulmuş, zamanın unuttuğu bir köydü burası. Ferhat, mektubunda babasından kalan ve yıllardır bakımsız kalan o küçük toprak parçasından bahsediyordu. Akif köye vardığında, dağın sert rüzgârı yüzüne çarptı. Ferhat’ın kök salmak isteyip de başaramadığı bu topraklarda, avlusunda eğrilmiş, gövdesi çatlamış yaşlı bir dut ağacı karşıladı onu.
Ferhat mektupta, "O dut ağacının altına oturup bir evlat yetiştirmeyi, onun dallara tırmanışını izlemeyi çok isterdim" diye yazmıştı. Akif, belini kazmasını alıp o yaşlı dut ağacının gölgesinde çalışmaya başladı. Toprağı havalandırdı, yabani otları temizledi, ağacın kuruyan dallarını budadı. Avluya yeni meyve fidanları dikti. O gün Akif, saatlerce ter dökerken Ferhat’ın hiç sahip olamadığı o emeği toprağa aktardı. Bir çocuğun büyümesini görememişti Ferhat, ama o dut ağacı Akif’in ellerinde yeniden can bulacak, gelecek baharda yeniden meyve verecekti.
Akif gün batarken dut ağacının altına oturdu. İçini kaplayan o derin hüzün, ilk defa karanlık ve ağır değildi; aksine, şifalı bir su gibi akıyordu zihninden. Rüzgâr dağın yamacından aşağı doğru eserken, köyün yaşlılarından birinin uzaktan söylediği bir türkü çalındı kulağına. Bağlamanın mızrabı her vurduğunda, yanık bir hüzün havası yayılıyordu vadiye. Türkü, yarım kalan aşklardan, gurbette unutulanlardan, kavuşamayanlardan bahsediyordu. "Celal oğlan hastalanmış, kuru yerde yata yata" diyordu türküde. Akif, türküye içinden eşlik ederken Ferhat’ın yalnızlığını düşündü. Ferhat bir işte çalışamamıştı, bir kariyer inşa edememişti belki ama hayatın en yalın, en hesapsız duygusunu bu mektuba sığdırmıştı.
İnsan hayatı, düz bir yol değildi hiçbir zaman. Bazen tam yolun sonuna geldiğini, dinleneceğini düşündüğün anda kader karşına yeni bir engel çıkarırdı. Ferhat, mektubun sonlarına doğru, bir ömrün özetini şu acı tebessümle dile getirmişti:
"Bizimki de öyle bir hayattı işte; tam her şey bitti derken, emeklilikte taşa takılmak gibi. Huzura kavuşacağımı sandığım anlarda bile hayat ayağıma çelme takmaktan vazgeçmedi."
Emeklilikte taşa takılmak... Yani ömrün son düzlüğünde, tam dinlenecekken, tam fırtına dindi derken yeniden sendelemek, düşmek. Ferhat hep düşmüştü. Ama Akif, o taşa takılan adımların yarıda kalan izlerini tamamlamaya kararlıydı.
Akif, o köyde geçirdiği haftalar boyunca sadece toprağı işlemedi. Köyün harap haldeki ilkokulunun tamiratına yardım etti, çocuklara kitaplar götürdü, onlarla oyunlar oynadı. Ferhat’ın hiç olamayan çocuğunun yerine, o köydeki onlarca çocuğun başını okşadı. Her bir çocuğun gülüşünde, Ferhat’ın "Ben çocuğumu özledim" diyen acılı ruhuna bir damla su serpildiğini hissetti. Akif, cebinde taşıdığı o sararmış kağıtla gezerken anladı ki, bir insanla aynı havayı solumak veya aynı kanı taşımak gerekmiyordu onunla bağ kurmak için. Gerçek yakınlık, mesafe veya zamanla ilgili değildi.
Mesele, yüreği yanında olmaktı.
Akif, hiç tanışmadığı, yüzünü görmediği, sesini duymadığı Ferhat’ın yüreğini kendi göğsünün hemen yanında taşıyordu artık. Onun hayallerini kendi hayali, onun yarım kalan arzularını kendi vazifesi bilmişti. Ferhat bu dünyadan bir gölge gibi geçmiş olabilirdi; ne dikili bir ağacı kalmıştı arkasında, ne de adını yaşatacak bir evladı. Ama deniz, o mesajı doğru insana ulaştırmıştı.
Aylar sonra Akif, başladığı yere, o kumsala geri döndü. Güneş yine batıyordu ve dalgalar yine kumsalı dövüyordu. Akif cebinden çıkardığı küçük bir not kağıdının yanına dut yaprağını da iliştirerek şunları yazdı:
"Ferhat,
Dut ağacın bu bahar yeniden yeşerecek. Eteğinde durduğun o dağın çocukları artık senin adını bildikleri bir okulda okuyorlar. Hiç sarılamadığın o çocuğu, o köydeki evlatlarının gözlerinde öptüm. Hayat senin ayağına taşlar dizmiş olabilir ama bil ki yolun yarım kalmadı. Yüreğin yüreğimin yanındaydı, yükünü paylaştım. Artık huzurla uyu."
Akif, bu notu ilk günkü cam şişenin içine koydu, kapağını sıkıca kapattı ve denizin serin sularına doğru savurdu. Şişe, dalgaların arasında gözden kaybolurken Akif ilk defa rüzgârın hüznünü değil, getirdiği derin huzuru hissetti. Bazı hayatlar yaşanarak tamamlanırdı, bazıları ise bir başkasının yüreğinde yeniden doğarak... Ferhat’ın hikâyesi bitmemişti; o sadece denizden gelip, bir başka insanın vicdanında kök salmıştı.
ŞEHİR MEKTUPLARI
Arasa Camii Nereye Gitti?
Mehmet Raşit Küçükkürtül
pazarcık’tan geçerken “milano döner” tabelasını gördükçe yadırgarım. italya’daki bir şehirle ne alâkası var buranın diye düşünürüm. pazarcık’tan avrupa’da gurbetçi çok. gaziantep’teki disburg sitesi gibi, milano döner gibi isimler bu gurbetçilerin işleri mi? yine de yadırganacak bir şey. “milano’nun çok ekmeğini yedim, dükkânın adını milano koyayım” tarzında bir fikir bana çok tuhaf, yabancı gelir. maraş’taki istinye konutları, üsküdar sitesi gibi “apartman toplulukları”na da bakılırsa bu isimlendirmeler bulunduğumuz yerden nefretin ve yok olan hafızamızdan ötürü yaşadığımız maluliyetin bir işareti olabilir. nefreti de nereden çıkardın, diyeceksiniz. liseli, üniversiteli çocukları firenk diyarlarına gitmeyi arzuluyor diye suçlamak kolay. yıllarca “berlin” ve “paris” adlı düğün salonlarını kiralayan orta yaşlı ve ihtiyar maraşlılar, yaşadıkları şehirden sokrana sokrana bu şehrin kültürünü ademe mahkûm etmediler mi? yaşadığı yeri sevmeyen, beraber yaşadığı insana hor bakan, hatta aynada gördüğü surata hoşnutsuz bakan bu insanlar gökten zembille inmedi ya. maraş’ta bir söz vardır: “ne def-i hâcet eyledin ki elime, ne bezledip özeyeyim yüzüne”. işte o hesap, nevzuhur zamane gençlerinden ne bekliyorsunuz? [12-21Ekim2026]
***
ben çevremdekilere soruyorum, siz de soruyor musunuz: arasa camii nereye gitti? sordukça da acayip cevaplar alıyorum. “hocam taşıyacaklarmış 100 metre ileriye”. niye taşınacağının bir açıklaması yok. bu kez öbür birinden bahane geliyor: “dere ağzıymış, su basıyormuş; zaten derenin başında değil miydi?” madem böyle bir sebeple kaldırıldı, caminin yerine AVM (alışveriş merkezi) denen şeddadî binalardan niye yapılıyor? buna cevap yok. bir kısım insanımızı da arasa camiinin tarihî bir cami olmadığına ikna etmişler! böylece caminin yıkılması meşru oluyor. arasa caminin hikayesi acıklıdır. çiğ tavuğun başına gelmeyen onun başına gelmiştir. vakıflar genel müdürüyken nazif öztürk’ün bu camiyi restore ettirme hikâyesi, en az şimdi yaşadığımız facia kadar büyük bir faciadır. bundan daha kötüsünü de ben yaşadım. depremden sonraydı, telefonun ucundaki arkadaş, benden arasa camii hakkında bilgi, belge talep ediyordu. sebebi tuhaftı: vakıflar genel müdürlüğünden birtakım yetkililere verilecekmiş. “yahu benim gibi birine mi kaldı bu işi yapmak? valilik, belediye nerede kaldı? bu adamların çalıştığı kurumun arşivi de var üstelik!” diye feveran etmekten kendimi alamadım. vaziyet buysa, maraşlının elinden arasa camiini elbette alırlar. caminin yıkılması bize dokunuyor. koltuk ve para sahiplerinin haysiyetini incitmiyor ki müdahale etsinler. (21 Ekim 2026)
ZORAKİ YAZILAR
Annedir En Güzel Seven
Melih Erdem
İnsanın insan olmasındaki en temel faktör, annedir. Çünkü insanın insan olması için doğması gerekiyor evvela. Doğduktan sonra diğer faktörler işleyince hâzâ insan oluyor, tıpkı Seher Yeli gibi. İşte benim annem de insan olmam için elinden gelenin fazlasını yapandır. Otuz yıl mı oldu? Neredeyse… Kahrımı hiç eksik etmedim. Hepsini çekti. Derdim bağrından hiç inmedi. Yazmasının ucuyla gözünün yaşını çok sildirdim. Aman eskidi bu yeter artık demedi.
Yenisini bağladı başına, yüzünü bir daha döndü evladına. Bazen anne olduğunu hissedemedi. Hissettiremedim. Ama annelik hisleri daimdi. Altı yüz kilometre öteden bir dert içinde olduğumu anlayıp çok aradığı oldu. “Öyle hâl hatır sormaya aradım oğlum. Yemek içmek ne yapıyorsun? Keyfin yerinde mi?” Eğer böyle dediyse bileceksin ki yüreğinin ortasında kara kara bulutlar var. Senin tependekilerin tıpa tıp aynısı. Sana yağdırdığı gibi ona da yağdırıyor. Hatta fazlasını. Hissediyor ne hissettiğini. Hüzünse hüzün. Heyecansa heyecan. Mesafe fark etmiyor. İster altı metre ötedeki odada ol, ister altı yüz kilometre ötedeki şehirde. Sürpriz de yapamıyorsun dolayısıyla. Heyecanlandıramıyorsun. Sabahın nurunda kapıyı çalıyorsun. İçinden “Bu saatte kimseyi beklemezler, beni de beklemezler. Kesin şaşıracaklar.” diyorsun. Çalıyorsun kapıyı. Açıldığında gözleri çakmak çakmak, yazmasının ucu sırılsıklam, ağzında “vema erselnake ilâ rahmetellil alemîn” fısıltısıyla kapıyı açıveriyor. Sen “Sürpriiz!” diye minik bir çığlık atıyorsun ama sadece babanı uyandırmana yetiyor. Çünkü o anlamış. Sabaha kadar yüreğinde sıkıntıdan uyuyamamış. Kuzusunda bir şey varmış ama hayrolsunmuş. İçi içini yemiş. Sabah namazını kılınca göz yaşının sayısınca dua etmiş. Bilememiş sürpriz yapacağını. Tabi bunların hiçbirini de dillendirmez, “Amaaan! Sıpaa! Nerden çıktın seeen?” diye bir de muazzam bir oyunculuk sergiler. Güya hiç haberi yokmuş gibi. Gece boyunca sadrında ne kadar kara bulut biriktiyse hepsinin yerini güneş alıverir seni görünce. Gözleri ışıldar. Göz yaşları bir iki damla da sevinmenin ve özlemin hatırına dökülür, omzuna yapışır, gurbet hastalığına merhem olur.
Hemen toparlanıverir sonra. “Herif kalk oğlun geldi hadi!” diye bağırır arka odalara doğru. Sonra sana bir daha sarılır. Doyamayasıya öper. Çünkü istese de doyamaz. Hemen kahvaltıya ne istediğini sorar. Ama formalite icabı. Bilir çünkü ne istediğini. İçinden ne geçtiğini neyi özlediğini. Onu yapıverir. Senin de vuslatın böyle başlar. Ta ki tekrar gurbete düşene, hasret başlayana kadar.
Otogardan seni belki de beş yüzüncü kez uğurlarken bu sefer göz yaşlarını saklar. Gönlüne akar direkt. Dışardan bakan hiç anlamaz. İçeridir çünkü hüznü. Otobüsten iner gurbetin toprağına basarsın. Kara bulutlar kafanda birikivermiştir. Sonra bir mesaj: “Vardın mı oğlum?” Sabahın köründe üstüne çökmüş tüm gurbet rehaveti hafifleyiverir. Ayakta durmam lazım, kırk yıllık değil bir ömürlük hatır, dünya sefasının değil cennet vaadinin hatırı, hem de saçının her beyaz teliyle müjdelenmiş… Anlarsın gece uyumamış. Saati takip etmiş tam otobüsten indiğin vakte denk geldiğinde meraklanmış “Sağ salim vardı mı acaba?”.
Günlük yaşantında da hissedersin varlığını, yemek yaparken annem tuzu tatlı kaşığı kadar atar, kaşığı sapından az yukarı tutar karıştırırken, soğanı şöylemesine doğrar, çamaşırı tersini çevirip serer, önce camları siler masayı temizler sonra yeri siler süpürür. Her adımında anlarsın niye onu öyle yaptığını. Aynısını yapınca onun varlığını hissedersin. Çünkü varlığı da sevgisi de saftır. Tertemiz ve eşi benzeri olmayacak kadar saf. En dar anında arayacak kadar yakındır sana ama aramazsın çünkü öyle şeyler için rahatsız edilmeyecek kadar da kıymetlidir. Zaten alman gereken her şeyi almışsındır: Nasıl giyinilir, nasıl yürünür, nasıl oturup kalkılır, nasıl konuşulur, nasıl sevilir… O yüzden hep o sevgiyi ararsın kalabalığın arasında. Bulduğunda da bakarsın ki zaten onu bulmuşsun. Annedir, en başka seven, annedir en güzel seven, en sevgiliye götüren. Allah başımızdan eksik etmesin…
Ahmet Turan Bayraktar
Hayat Gri, Şehir Gri, Gözlerim Gri
-Hasan Bazı’ya-
I.
Gri
Acı, saatlere rengini verirken
Güzel sevmek, bir yâr bilmek ve büyümek
Yasak kılınmıştı dünyada
Gözlerimi güneşe verip sırtımı cepheye döndüğüm savaşta
Yanık sakallı atasına bağrını açıp başını kaldırınca
Tayin etti kaderini omzu kanlı işportacı Osman
Geldi safımıza
Kanlı omzunu verdi omzuma
“Ben” dedi “hürriyetten bahsetmem, zira hürriyetin ta kendisiyim artık”
Kaşını çatıp, sanatı tersine çevirince
Sarıldı entarisi güzel yalın ayak karısına
Kadın, demesin mi bunca sene koştun
Davadır, hizmettir bilmem neyin uğruna
Ne atı aldık ne Üsküdar’ı geçtik
Binbir türlü aşkımızı
Üç beş fikre heba ettik
II.
Peltekti Osman, pazarlamayı bilmezdi
Doğuyla Batıyı ayırırcasına
Tarardı saçlarını paşa edasıyla
Sorunu aşardı da düzene kızıp
Yine de kan ağlardı içinde Türkistan
Derken bir harekât haberi duyuldu
Köyden yarın gelenler arasından
Siyah deri çizmeli birisi çıkıp da yükseğe
Toplanın Ey; bacası dar, yüreği har dolu
Aşı bir tas katık, kaşları gavura çatıklar
Bugün küffara baskın verilecek
Kılıçlar kuşanılıp, Allah’a yeminler edilecek
Atını alamayan Üsküdar’ı geçemeyen
Ne kadar varsa eşrefi mahluk
Önkuzularcasına toplandılar bu kutlu toyda
Haberi duyan Osman
Burdu bıyığını sıvazladı sakalını
Koştu evine öptü kundaktaki evladını
Dün düşünmedi, bugün de düşünmüyor
Düşünmeyecek yarın da bu topraklardan ve bu milletten gayrısını
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: