DÖŞ CEBİ

Kendini Arayan İnsanın Kılavuzu: Şiir

Mehmet Yaşar

İnsanın bu dünyadaki en uzun, en meşakkatli ve bir o kadar da mukaddes yolculuğu, kendi içine doğru çıktığı seferdir. Varlık sahnesine adım attığı andan itibaren "Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?" suallerinin ağırlığını kalbinde taşıyan âdemoğlu, kısacık ömrü müddetince sırrı muammalarla sıvanmış sayısız aynanın peşinde kendini arayıp durmaktadır âdetâ. Tabi bu arayış, yalnızca ferdî bir içe meyledişten ya da zihnin dehlizlerinde yapılan mücerret bir gezintiden ibaret değildir. Şairin “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” dediği gibi ne içle mukayyet, ne dıştan ârî ve yine şairin, devamında “Yekpare geniş bir ânın / Parçalanmaz akışında” diyerek işaret ettiği bütünlüğü haiz bir arayış.

Demem o ki kendini aramak, sadece kendi kusurlarını yahut meziyetlerini listeleyen bir muhasebeyle olmuyor; köklerinin hangi toprağa tutunduğuna, hangi ırmağın suyuyla yıkandığına, hangi dağın eteğine sığındığına, hangi rüzgârın saçlarını savurduğuna yani aidiyet hissettiği vatana, sırtını yasladığı tarihe, soluduğu cemiyete ve bilhassa konuştuğu dile bakmayan insan kendini arıyor diyebilir miyiz? Kim, içinde yeşerdiği toplumun kederinden, neşesinden, türkülerinden ve ağıtlarından azade bir hüviyetten bahsedebilir ki? Bir fert, mensubu olduğu milletin asırlar boyu süzülüp gelen hafızasına müracaat etmedikçe, kendi iç haritasında daima kaybolmaya mahkûmdur. İşte insanın kendine giden dolambaçlı yollarda müracaat edeceği en doğru kılavuz hiç şüphesiz şiirdir.

Şiir, alelade bir kelime oyunu ya da kuru bir söz dizimi değildir; bir milletin müşterek vicdanı, duygu atlası ve asırların imbiğinden süzülmüş nefesidir. İnsan, kendi hüviyetinin sınırlarını en net şekilde şiirin aynasında görür. Bazen bir mısrânın hissettirdiği bir sızı, belki yüzyıllar öncesinden kalma bir göçün, bir muhasaranın ya da bir vuslatın yankısıdır. Şiire kulak veren kişi, kendi kalbinin tek başına atmadığını, arkasında koca bir mâzînin uğultusunu taşıdığını fark eder. Kendi varlığını anlamlandırmak isteyen insan, şiirin kapısını çaldığında orada yalnızca şairin hissiyatını değil, kendi kimliğinin en kadim şifrelerini bulur.

Bu kendini arama serüveninin omurgasını dil teşkil eder. Dil, meşhur tabirle varlığın ya da düşüncenin evidir ve insan ancak konuştuğu dilin sınırları kadar düşünür, o dilin imkânları kadar hisseder. Ana dilini, Türkçenin o derin, zengin ve sırlı iklimini tanımayanın, kendini tam manasıyla teşhis etmesi imkânsızdır. Bizim Türkçemiz; bozkırın enginliğinden, dağların vakarından ve nehirlerin çağlayışından doğmuş, asırlar boyu “divanlarda, dergâhlarda, bârgâhlarda, meclislerde ve meydanlarda” yoğrularak imanla kemale ermiş muazzam bir ruh taşımaktadır.

Yunus Emre’nin sade dupduru, samimi ve hikmet dolu nefesinde arınan Türkçemiz; Fuzulî’nin sînesinde kadim bir hüzne bürünür; Karacaoğlan’da gurbetin, sılanın, sevdanın sesi olurken, Yahya Kemal’in mısralarında muhteşem bir mâzînin kapılarını aralar; Veysel’de gönül gözünü dile döker, Karakoç’ta dirilişin muştusunu verir. Bu isimler, öylesine birer edebiyat figürü değildir, onlar bizim hüviyetimizin muhafızlarıdırlar; sesimiz onların sesiyle birleştiğinde bir anlam, bir kimlik kazanır. Onların mısralarında dolaşan insan, bir kelimenin nasıl ete kemiğe büründüğünü, bir hüznün nasıl asilleştiğini, bir sevincin nasıl gökkubbeyi tuttuğunu görür. Dilinin şiirine yabancı kalan bir kimse, kendi iç sesini de yabancı bir aksanla dinlemeye mahkûmdur. Kendini aramak, evvela Türkçenin arındıran pınarında yıkanmakla ve şiirin terbiye edici müfredatına teslim olmakla başlar.

Öte yandan, şiir bizi coğrafyamızla ve tarihimizle barıştırır, onları kuru birer bilgi unsuru olmaktan çıkarıp birer hisse dönüştürür. Üzerinde yaşadığımız toprakların her karışı, destanlarla, ağıtlarla ve manilerle, dolayısıyla yaşanmışlıklarla mayalanmıştır. Şiir, coğrafyayı vatan yapan, tarihi ise yaşayan bir ruha çeviren yegâne iksirdir. İnsan şiir okudukça, sadece kendi ferdî kederini değil, mensubu olduğu milletin kederini de sırtlanmayı öğrenir ve bu yük onu ezip yok etmez; bilakis ona sarsılmaz bir şahsiyet kazandırır.

Günümüz dünyasının insanı köksüzleştiren, cemiyetinden koparıp kendi kabuğuna hapseden ve tekdüzeleştiren sömürüsü içinde şiir, bir sığınak ve bir uyanış çağrısıdır. Aynalara baktığında sûretinden ötesini yani sîretini göremeyen, kalabalıklar içinde yalnızlaşarak kendine yer bulamayan ve kim olduğunu unutan insan için şiir, "Titre ve kendine dön!" diyen en gür sestir. Şiirle hemdem olmak; insanın kendi köklerine tutunması, kendini kendinde esir eden içindeki yabancıyı kovması ve kadim bir ırmağın yatağına yeniden yerleşmesidir.

Hülasa, “men arefe nefsehu…” fehvasınca kendini tanımak ve hakiki hüviyetine kavuşmak isteyen insan, yüzünü şiire ve o şiiri doğuran Türkçeye dönmek mecburiyetindedir. Şiirin o efsunkâr iklimine adım atınca, dilde kendini görür, tarihte kendini tartar, coğrafyada kendinden işaretler yakalar. Kendi varlığının sırrını bir mısranın kanatları altında arayan insan; kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini ve hangi davanın, hangi dilin emanetçisi olduğunu açıkça görür. Şiir, insanın kendini arama yolunda en doğru istikamet ve nihayetinde kendini yeniden inşa etme ameliyesinde en sağlam temeldir.

Memduh Atalay
Eğitim Meselesine İçeriden Bakış: Önemli Olan Ertelenir!


Milli Eğitim değerlerimize göre bir sistem oluşturamadı. Amazon’dan Missisipi’ye, Everest’ten Himalaya’ya lüzumlu lüzumsuz birçok şeyi öğrenirken/öğretirken kendi değerlerimizi bir meşale gibi elden ele, nesilden nesle aktarımda bir yol yordam oluşturamadık.
Sanal alemin kolaycılığına ve tahripkârlığına bize ait mukavemet alanlarından mahrumuz. Divan Edebiyatının ruh iklimi, poetika dünyası müzelik olurken Mevlana sema ayininden öte bir anlam ifade etmiyor; dokuz semazenin dokuz gezegene tekabül ettiğinden ve “Haktan Alıp Halka Vermek” figürü de akıllara gelmezken yerli yersiz telakkilerle Mevlana’nın bizden şikayetçi olacağı bir duruma düştük.

Kalkınmayı merkeze alan anlayış, en mühim mesele olan eğitimi erteleyerek bugünlere geldi. Eğitim felsefesinden yoksun, veli ve öğrenci popülizmi taşıyan sistem arayışları ile bocalar bir hale geldik. Okullar bir eğlendirme merkezine dönüştü. Yüzme havuzları, bilardo maçları, piknikler, kermesler, sınıf turnuvaları, okul gezileri, AVM gezileri ...
Tarihi, kurgusal metinlerden; şiiri, müzikli gösterilerden; fen ve matematiği, uygulamasız pratik çözüm yollarından kavrayan bir neslin yarın telakkisi elbette olamaz!
Okulların bir yarın fikri, medeniyet telakkisi olmayınca sınavda lazım olacak unutulan bilgilerden elbette bir felsefe çıkamaz. Bunun en önemli kanıtı eski lise mezunlarının bilgi ve birikimi ile şimdiki üniversite mezunlarının bilgi ve birikimi kıyas edildiğinde ortaya çıkacaktır.
Bizim eğitim sistemimiz ahlak, akıl, adap, adalet, aşk değerlerinden beslenmek zorundadır. Bunu ıskalayıp sınav başarısına odaklandığımız için sanal kumar, uyuşturucu, akran zorbalığı ve hatta silahlı şiddet çıktı ortaya.

Manevi değerlerden beslenmeyen bir neslin vatan, millet, kültür ve erdem bakımından yarınlara bırakacağı hiçbir şey yoktur. Rıza Tevfik Bölükbaşı milli eğitim bakanlarımızdan ve üç çocuğu ABD’de yaşayıp ölen bir baba. Refik Halid’e yazdığı bir mektup; önce çocuklarını düşünceden, fikirden uzak tutan anne babalara, sonra çocuklarına milli bir sistem kuramayan idarecilere tam bir tokat gibi iniyor. Birlikte okuyalım bu itiraf niteliği taşıyan mektubu:
”Çocuklarımızı Garp terbiyesi ile yetiştirmek istedik. Buna da sebep, onların çocukluğu zamanında benim Türkiye’den ve Türklerin hayatından ekser-i vücûh ile nefretim idi… Avrupa hayatını ve âdâtını kendi gözümle görüp tetebbû etmemiş olduğum için bana garp alem-i medeniyeti cennet gibi görünüyordu ki bu hatanın vukuu pek tabiidir…Düşünemedim ki o zamana kadar çocuklar misyonerlerin her din ve mezhepten daha muzır olan tesirat ve irşâdâtına tabî olmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaklardır… Çocuklarımız, lisan öğrenmiş, dans öğrenmiş, biraz mûsiki öğrenmiş, biraz da lüzumlu lüzumsuz malumat edinmiş, zerafet ve zevk hususunda biraz daha incelmiş, fakat Türk kalamadıktan mâadâ Türklükten de nefret hissetmeğe fikrinde, vicdanında, zevkinde birçok muhik sebepler keşfetmiş; itikad bahsinde ise levh-i vicdanı büsbütün boş kalmış; ne Müslüman, ne Hiristiyan, ne Mecusi ve ne de Yahudi olabilmiş hatta hiçbir muayyen bayramı yok, hiçbir din ve mezhebe, hiçbir ümmete sıkı bir irtibatı yok. Her itikada karşı lakayt kalmışlardır.” (Aziz Feylosofum: Refik Halid’den Rıza Tevfik’e Mektuplar, sf. 202-204, Dergah Yayınları)

Avrupa ve Amerika kültür ve sisteminin kendi telakkilerinden doğan anlayışını Türk çocuklarına transfer etmenin çığlığını okuduk yukarıdaki satırlarda. Aslında bizim eğitim sistemimizden çıkan çocuklar “Mekteplerinizde okudum/bir rivayete göre adam oldum/bir rivayete göre kayboldum” dizelerindeki çığlığa denk bir savrulmayı yaşıyorlar. Bunun vebalinden kurtulmak için kültür ve değerler manzumesi eksenli bir sistem oluşturmak zorundayız! Kaç yıl okuduğu değil kimden ne okuduğu noktasına gelmedikçe sancılar devam edecektir. Paragraf, cümle derken kelime bitti şimdiki gençler harflerle konuşuyorlar: "kib, aeo, slm" gibi. Yeni baştan fikre, idealizme, medeniyet perspektifine yükselmiş bir nesli yetiştirmek zorundayız.

Maşide Aydoğan Dinçer

Zamansız Halay

Düğündeyiz.

Ortalık kalabalık. Alanı çınlatan müzik kulaklarımızda yankılanıp ruhumuza doluyor. Davulun her vuruşunda yer biraz daha titreşiyor, zurnanın sesi kalabalığın üzerinden geçip uzaklara yayılıyor. Halay çoktan kurulmuş. Birbirinin elinden tutan insanlar, aynı ritmin içinde bir sağa bir sola savruluyor. Sanki kalabalığın ortasında görünmez bir nehir akıyor da herkes kendini onun akışına bırakıyor.

Yanımda yaşlı bir teyze var. Öylece oturuyor sanmayın. Gözleri halayda, gönlü çoktan ortada. Kıpır kıpır.

Bir süre kendini tuttu. Sonra dayanamadı. Sandalyenin kenarına ellerini koydu. Ağrıyan dizlerinin biraz olsun açılmasını bekledi. Yavaşça doğruldu. Yürümekte bile zorlanıyordu. Yanındakilerden destek alarak halaya doğru ilerledi.

Gönlü çoktan halaya karışmıştı, bedeni ise ona yetişmeye çalışıyordu. Sonra kendini insanların arasına bıraktı. Dizleri ona ayak uyduramıyordu belki. Bazen birinin koluna tutunuyor, bazen de adımları onu yarım bırakıyordu. Fakat yüzündeki o istek, ağrıyan dizlerinden çok daha güçlüydü. Sanki yılların yorgunluğu dizlerinde birikmiş, gençliği ise hâlâ gönlünün bir köşesinde saklı kalmıştı.

Ben ise oturduğum yerden onu seyrediyordum. İçimden, “Keşke ben de kalksam,” demedim dersem yalan olur. Teyzenin o iştahından birazcık da ben istedim doğrusu. Bir de halay çekilen türkünün sözleri vardı ki insanın aklına takılmaması mümkün değildi:

“Aney, bir gün görmedim bu dünyada…” Böyle bir sözün üzerine halay çekilir miydi, bilemedim. İnsan bir yandan dünyada görmediği günlerinden yakınırken, bir yandan da kalkıp halaya durabiliyordu demek.

Belki de hayat tam olarak böyle bir şeydi.

Bir tarafında ağrıyan dizler, bir tarafında yarım kalmış günler… Bir tarafında “görmedim bu dünyada” diye sızlanan bir türkü, öte tarafında o türkünün peşine takılıp halaya duran insanlar.

Tam bunları düşünürken gözüm düğünün başka bir köşesine takıldı. Mahallenin delisi diye bilinen birkaç genç, kendi aralarında halay çekiyordu. Kimi zaman gülüyor, kimi zaman birbirlerine kızıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden aynı sıraya giriyorlardı. Neşelerinden eksilen hiçbir şey yoktu. Onları bir süre uzaktan seyrettim. Beni fark etmediler bile. Belki de fark etmemeleri daha iyiydi. Çünkü ben o sırada onların neşesine bakıp kendime tuhaf bir soru soruyordum: “Acaba akıllı olan onlar mıydı, biz mi?”

Biz, hayatı anlamaya çalışırken yorulanlar… Her şeyi hesaplayan, ölçüp biçen, yarını düşünmekten bugünü kaçıranlar… Onlar ise müziğin sesini duyunca halaya duranlardı.

Kızıyor, gülüyor, birbirlerine takılıyor, sonra kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Sanki hayatı bizden daha iyi biliyorlardı. Belki hayat, bizim sandığımız kadar anlaşılması gereken bir şey değildi. Bazen müziğin ritmine kapılarak halaya durmak gerekirdi.

Yaşlı teyze dizlerinin ağrısına rağmen halaya katılmıştı. Gençler ise dünyanın kendilerine biçtiği o tuhaf sıfatı umursamadan, kendi neşelerinin içinde dönüp duruyorlardı. İnsan yaş aldıkça dünyadan vazgeçemiyordu galiba. Tam tersine, ona daha sıkı tutunuyordu. Dizleri izin vermese de kalkıyor. Adımları yavaşlasa da yürüyordu. Birilerinin omzuna tutunarak da olsa halaya giriyordu. Gençler ise bunu henüz bilmeden yapıyordu. Biri dizlerinin ağrısını yenerek, diğeri aklın koyduğu sınırları aşarak…

İkisi de halay çekiyor.

Ben ise kenarda oturmuş, onları seyrediyordum. İnsanın yaşı dizlerinde değil, gönlündeki istekte saklıydı. O gece kendim için şunu diledim:

Bir gün dizlerim ağrıdığında, gönlüm hâlâ halay çekecek kadar genç kalsın.

Ferhat Altun

Gölge
bülbül hangi dilden okur
gül hangisinden anlar dillerin
tuhaf bir zamandayız yani
gölgesiz koymuşuz bütün bahçeleri

gölgesizlik gölgesizlik gölgesizlik
kaç dilde bulur sendeki yarasını
kaç dilde bülbülün ötüşü
baykuşa nispet edilir

anladık gülün nispeti yoktur
bülbül naylon çiçekler satan
kaypak çiçekçinin vitrininde
bir secde halindedir

yaralarından gölgeyi kaldıran zaman
sana yapma serinlikten bir duvar ördü
gül eskisi gibi kokmadı
bülbül öyle şeyda öyle dertnak ötmedi
hem şıvgasını da kırdılar Karacoğlan'ın
derdini duymaya başlar yetmedi

gül zamanı değildir
şimdi yaşadığın
gölgesini kaybetmiş bir kabristan

Mustafa Işık

Bende mi Yanar

Bulut olsan, yağmur olsan, sel olsan

Estiğin fırtına bende mi diner

Gurbet ele bir selama yel olsan

Gölgeler aslına bende mi döner

Kat gönlüne, gece gündüz yak ben

Anka kuşa kanat diye tak beni

Evvel bahar tohum sanıp ek beni

Nemrut’un ateşi bende mi söner

Ayaz ezse ince tene şal eyle

Gamzende mihmanım, ister kal eyle

İster isen can suyuna sal eyle

Seven sevdiğine bende mi kanar

Umudun yoksa da yaza, bahara

Kar yağdırma güvendiğin dağlara

Kor sinede kabuk tutar mı yara

Menzile varmayan bende mi konar

Can iğnedir, ten ipliktir libasa

Kara gece sarılır ak atlasa

Süleyman’a bile dayanmaz asa

Zamanın çeşmesi bende mi donar?

Sayfa Yönetmeni: Mehmet Yaşar

Sayfa Editörü: Mustafa Cihan Alliş-Kadir Aydın

Sayı: 60

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi yayınıdır.

Her hafta Cuma günü yayımlanır.