Sosyal Medya ve Dijital Ahlak: Klavyenin Ardındaki Kul Hakkı ve Vicdan
Geçtiğimiz hafta, insan ilişkilerinin ve kurumsal dokunun temeli olan iletişimde adaleti konuşmuş; muhatabımızı peşin hükümlerden uzak, adaletle ve hürmetle dinlemenin vicdani bir sorumluluk olduğunu vurgulamıştık. Bir insanı dinlemenin sadece bir nezaket değil, onun varlığına gösterilen saygı ve bir kul hakkı olduğunu ifade edip, bu hafta odağımızı bireysel ve kurumsal adalet bilincimizi sınayan dijital mecralara çevirmeye söz vermiştik.
Bu hafta; ekranların soğuk ışığında, klavyelerin ardında unutulan vicdanı, dijital dünyanın getirdiği görünmezlik illüzyonunu ve kelamın dijital mecralardaki adaletini konuşacağız... Bir tıkla ulaştığımız binlerce insanın hakkına girmeden, sanal âlemin hızı ve cazibesi karşısında ahlaki duruşumuzu nasıl koruyabiliriz?
Geleneksel değerlerimizde insan; sözünden, halinden ve topluma yaydığı duygudan mesuldür. Oysa günümüz dijital dünyasında ekranlar, insan ile eylemi arasına bir mesafe koyarak yapay bir görünmezlik hissi üretmektedir. Bu görünmezlik, ne yazık ki bireyleri gerçek hayatta sergilemekten hayal dahi edemeyecekleri bir nezaketsizliğe, acımasızlığa ve peşin hükümlülüğe sürükleyebilmektedir. Asılsız bir bilgiyi sorgulamadan yaymak, bir insanın itibarını tek bir cümleyle zedelemek, doğruluğu teyit edilmemiş iddiaları “paylaş” butonuna basarak çığ gibi büyütmek, dijital çağın en yaygın kul hakkı ihlallerinden biri haline gelmiştir.
Dijital alanda adaletin birinci şartı, “Sorumlu ve Basiretli Paylaşım Ahlakıdır”. Gerçek hayatta gıybet, iftira veya hakaret sayılan her davranış; dijital mecralarda paylaşıldığında etkisini katlayarak artırmakta, helalleşilmesi imkânsız boyutlara ulaşmaktadır. Ekran arkasında olmamız, bizi muhatabımızın insan olma onuruna saygı duyma yükümlülüğünden muaf kılmaz. Klavyenin tuşlarına basarken parmaklarımızın ucundaki kelimelerin bir insanın şerefine, emeğine ve ailesine dokunduğunu unutmamak; dijital çağda dürüst ve adil kalabilmenin en temel mihenk taşıdır.
Bir diğer hayati boyut ise “Bilgi Kirliliği ve Sosyal Medya Linç Kültürüdür”. Bir iddiayı araştırmadan, işin aslını öğrenmeden infaz memuru kesilmek; sosyal medyanın getirdiği en büyük toplumsal yozlaşmalardan biridir. Kurumsal veya bireysel düzeyde, dijital mecraları bir hesaplaşma, karalama ya da kabilecilik alanına dönüştürmek, toplumsal huzuru ve güven iklimini kökünden sarsar. Hakikatin peşinde olmak yerine etkileşimin ve alkışın peşinden koşmak, insanı farkında olmadan büyük bir vebalin ve adaletsizliğin parçası yapar.
Gelin, bu hafta da bir anlığına durup düşünelim:
· Sosyal medyada bir içeriği paylaşırken veya yorum yaparken, bunun bir kul hakkı doğurup doğurmayacağını, muhatabımızın yüzüne söyleyemeyeceğimiz şeyleri yazıp yazmadığımızı tartıyor muyuz?
· Önümüze düşen haber ve iddiaları araştırmadan, doğruluğundan emin olmadan paylaşarak bir bilgi kirliliğine veya haksız bir linç dalgasına alet oluyor muyuz?
· Dijital dünyada takındığımız üslubun, kullandığımız dilin ve sergilediğimiz tavrın adaletine, kendi vicdan süzgecimizde ne kadar yer veriyoruz?
Unutmayalım ki; adil bir toplum inşa etmek, sadece fiziksel meydanlarda değil, dijital meydanlarda da ahlakı ve vicdanı muhafaza etmekle mümkündür. Ekranların ardında da insan olduğumuzu, kelamın izzetini ve sorumluluğunu taşıdığımızı unutmadığımız gün, dijital dünyayı bir tahrip alanı değil, bir imar ve gönül köprüsü haline getirebiliriz.
Önümüzdeki hafta, “Dur ve Düşün” köşemizde: Toplumsal ve kurumsal yaşamın temel direği olan “Emeğin Adaleti ve Çalışma Ahlakı” konusunu ele alacağız. İş hayatındaki helal kazanç bilincini, kul hakkına girmeden üretmenin değerini ve kurumlarımızda emeğe duyulan saygıyı konuşacağız.
Haftaya aynı köşede, hayatın, emeğin ve vicdanın adaletini birlikte düşünmek dileğiyle...
Hoşça kalın, dostça kalın.