“BİZ MUSİKİYLE DOĞAR, YAŞAR VE AHİRETE GÖÇERİZ”

Sayın Ali Büyükçapar Bey Bendenize bu imkânı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Rabbim öncelikle doğru ve güzel bilgiler vermeyi nasip eylesin. Sonrasında okuyanda tesir halk eylesin inşallah.

Whatsapp Image 2025 12 29 At 10.13.18

Soru: Zaman denilen o sırrı nasıl anlıyorsunuz geçip giden ve gelecek demler için neler bekliyorsunuz?

Cevap: Mâlum-u âliniz, ibn-ül vakt olmak diye bir kavram vardır. Geçip giden zaman geride kalmıştır; değiştiremeyiz. Gelecekte neler zuhur edeceğini sadece Rabbimiz bilir. Bu durumda bize düşen içinde bulunduğumuz vaktin gereğini yapmaktır. İbn-ül vakt olmak, hedonistlerin dediği anlamda “ânı yaşamak” değildir. İyi insan bencil ve hazcı değil, etrafındaki herkese ve her şeye faydalı olan kişidir; şikayetinden emin olunan kişidir. Bu sebeple ibn-ül vakt olmak, yani vakdin çocuğu olmak, zamanın hakkını vererek yaşamak ve vakdin nakdini ödemektir.

Soru: Sanat ve edebiyatın hayatınızdaki yeri nedir?

Cevap: Kuran-ı ı Kerim’de “Ne yana dönerseniz dönün Rabbinizin veçhi oradadır” buyurulmaktadır. Yani Rabbimiz sayısını sadece kendisinin bilebildiği kadar esmasıyla yarattığı kâinata her an tecelli etmektedir. Rabbimiz Cemil’dir; güzelliği yaratır ve sever. Rabbimiz Sâni’dir, tek gerçek sanatçı O’dur. Rabbimiz Musavvir’dir, varlıklara suret ve şekil verendir. Rabbimiz Bedii’dir; eşi benzeri olmadan en güzelini yaratandır; yabancıların “Unique” dediği eserler yaratandır. Rabbimiz Mübdi’dir, örneği ve modeli olmadan yaratandır. Rabbimiz Müzeyyin’dir, tezyin eder, yani güzelleştirir. Rabbbimizi övmeye bizim bilgimiz yetmez. Özetle şöyle ifade edelim; güzel sanatlar da Rabbimizin tecellilerinden bir cüzdür. Halifetullah olan insanoğlu cinsinden sanatçılar O’nu taklit etmeye çalıştıkça gelişebilir ve eserler ortaya koyabilirler. Ama çoğu zaman hakiki sanatçıyı unutur, taklit edenlerle avunuruz. Biz de avunanlardanız, günlük hayatın yorgunluğunu okuyarak ve yazarak atmaya çalışıyoruz. Estağfirullah okumayı ve yazmayı küçümsemiyorum. Tam tersine okumak ve yazmak hem dinlendirir hem de geliştirir. Bu eserlerin gerçek sahibini unutmayalım. Rabbimiz Nahl Suresinde “Biz arıya ilham ettik” buyurmaktadır. Arıya ilham eden Rabbimiz halifesine ilham etmez mi? Sanatçılara, edebiyatçılara, mûskîşinaslara ilham etmez mi?

Soru: Mûsıkînin güzel sanatlar içindeki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?

Cevap: Latince’de “musica” Yunanca’da “mousa” kelimelerinden geldiği ve “perilerin dili” kabul edilen bu kelime Arapça’ya mûsîkā; Farsça ve Türkçe’ye mûsikî şeklinde yerleşmiştir. Günümüzde müzik şeklinde kullanılmaktadır. Yani işin bir ruhani tarafı vardır. Şöyle arz edeyim: Erenler der ki Rabbimiz Bezm- i elestte “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda kullar da “evet” dediler. Dediler ama hitab-ı ilahinin lezzetiyle kendilerinde geçtiler. İşte bu dünyadaki “güzelliği arayış” o hitab-ı ilahinin tadını arayıştır. Yani Rabbimizi hatırlatan mûsikî, âlem-i ervahtan haberler getirir.

Bizim Kültürümüzde mûsikî, doğumda sağ kulağa okunan ezân ve sol kulağa okunan kâmetle başlar ve Annelerin ak sütünü verirken mırıldandığı ninnilerle bebeğin hem minicik bebeni hem de ruhu doyurulur ve böylece kulağı güzel seslere alışır. Yeni doğum yapan annenin ve bebeğin sağlığı için, erkek çocuklar sünnet olurken okunan mevlîd, okula başlama merasimleri, esnaf şenlikleri, askere yollama ilâhileri, düğün şenlikleri, özel gün ve gecelerde okunan mevlid-kaside-ilâhiler ve Cenaze Salâsı ile cenaze merasiminde okunan mevlid-kaside-ilâhilerle hayatımızın her safhasında mevcuttur. Biz Mûsıkîyle doğar, yaşar ve ahirete göçeriz. Bu yönüyle de çok yaygındır. Herkes ebruyla, resimle, heykelle meşgul olamaz ama herkes tenhada bir iki mısra mırıldanır. Şiir ve müzik hayatımızın her anında bizimledir.

Soru: Hz. Mevlânâ’nın irfan dünyasından bugüne yansıyan hikmetler nelerdir?

Hz. Mevlânâ, Mesnevî’nin önsözünde: “Mesnevî, hakîkate ulaşmak ve Allah’ın sırlarına âgâh olmak isteyenler için bir yoldur; gönüllere şifâdır; hüzünleri giderir. Kur’ân’ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir.” diye buyurmaktadır. Bu sebeple Hazret-i Pir Efendimizin eserleri okumak insanı geliştirir. Nitekim mahdumuna şu öğütleri vermektedir; “Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, kin tutarak yüreğinde yük taşıma; fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olmaya çalışma; eğer kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan kimseye karşı kötü olma; merhem ve mum gibi ol, iğne gibi olma! Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar, halk onların bu güzel huyunu sevip bağlandılar.”

Bu sebeple, günümüz insanında ortaya çıkan doyumsuzluk, hırs, haset, şükürsüzlük gibi defolarımız psikolojik sorunlarımızın sebebidir. Eğer teşhisi böyle koyarsak; Rabbimize şükretmeyi, insanlara teşekkür etmeyi, gülümsemeyi, selamlaşmayı, insanlara faydalı olmayı hayatımızın parçası haline getirirsek mutlu oluruz.

Soru: Maraş Mevlevîhânesi bir zamanlar bu topraklara ruh zenginliği kattı şimdi bu kurum yok nasıl ihya edeceğiz?

Cevap: 35 sene önce Maraş Mevlevîhânesini araştırmaya başladığımızda elimizde fazla bir doküman yoktu. KSÜ’ne İnternet bağlandığında arama yapar, hiçbir sonuç çıkmadığında üzülürdüm. Mevlevilik ve Mevlevihanelerle ilgili bulabildiğim master ve doktora tezlerini okumaya başladım. KSÜ’deki bazı hocalar rica ettim. Hep aynı sonuçla karşılaştım; “Elimizde yeteri kadar bilgi-belge yok” Bendeniz de bulabildiğim belgeleri Ali Avgın kardeşime vererek “beraber araştıralım; bulabildiğimiz belgeleri sen yayınla, internete düşer; böylece kaynakça oluşur. Sonra da bu belgeleri bir kitap haline getirelim.” Nitekim böyle oldu; 2017’de “Hz. Mevlânâ, Mevlevilik ve Maraş Mevlevîhânesi” kitabını yayınladık. Aradan geçen sürede bütün Türkiye’de pek çok insanı ve kurumu bilgilendirdik. Nihayetinde Rabbimiz nasip etti; 16 Aralık 2025 tarihinde Zat-ı âlinizin de şahit olduğu Saatçılar Garajındaki tasavvuf Mûsıkîsi konseri ve sema töreni düzenledik. Biz zaferle değil seferle sorumluyuz. 35 sene de buraya geldik. İnşaalah bundan sonrası daha kolay ve çabuk olur. Vakıflar Genel Müdürlüğünün Maraş Mevlevîhânesinin yerindeki dükkanları istimlak ederek aslına uygun bir Mevlevihane inşaa etmesi, haftada birkaç gün Mukabele ve sohbet düzenlenmesi, gençlere sema talim edilmesi gerekmektedir. Kültür ve Turizm bakanlığı tarafından İl müdürlüğüne bağlı Tasavvuf Mûsıkîsi Topluluğunun kurulması ve bu konunu netice alınıncaya kadar basın mensupları tarafından gündemde tutulması ve siyasi irade ortaya konulması gerekmektedir. Şu gerçeği ifade edelim; Kahramanmaraş basını bizi bu konuda gerçekten çok destekledi. Biz. 1995 yılında Neyzen ve Postnişin H. Mehmet ADANIR başkanlığında Kahramanmaraş Hz. Mevlânâ Kültürü; Tasavvuf Mûsikîsi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Derneği’ni kurduk. Derneğimizin temel amacı, Kahramanmaraş’ta Hz. Mevlânâ kültürünü ve neşesini yeniden ortaya çıkarmak, Türk Tasavvuf Mûsikîsine ait olan her türlü nota, bilgi ve eserleri öğrenmek, semâ etmek ve semâzen yetiştirmektir. Bu zaman zarfında çok sayıda Türk Tasavvuf Mûsıkîsi Konseri düzenledik. Biz Dernek olarak şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da her türlü hizmeti vermeye hazırız. Şimdi sıra siyasi iradede.

Whatsapp Image 2025 12 29 At 10.16.46

Soru: Tasavvufi neşenin insanımıza katacağı değerler manzumesi nedir?

Rabbim şefaatına nâil eylesin; ahirette de buluşmayı görüşmeyi nasip eylesin, Ömer Tuğrul Efendim Hazretleri “Müslümanlık ince insanlık, dervişlik ince Müslümanlıktır.” buyururdu. Bütün evliyaullah hazaratı Peygamber Efendimiz taklit ederek insanlığa hizmet etmiştir. Başkasına hayrı dokunmayan bencil insanı ne yapayım? Tasavvuf sadece insana değil bütün mahlukata hatta her şeye hizmet etme mesleğidir. Yani insanı defolarından kurtarır, sivriliklerini törpüler. Nefsin kötü huylarının def olması ve zaten var olan ama üzeri örtük olan iyi huyların ortaya çıkması gerekir. Niçin zaten var olan dedik?

Şeyh Galib Efendimiz

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” buyurmaktadır. Yani “Ey insan evladı! Kendine hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü olan insansın. Sen yaratılmışların göz bebeği olan insansın.” Yani insan özünde iyi insandır ama sıfatları bozuktur.

Soru: Kitaplardan öğrenilecek bilginin gönül dünyamıza kattığı ile yaşayarak öğrenilecek hikmetin arasında ne gibi farklar olur?

Cevap: Kitap okumak çok önemlidir, bilgi sahibi yapar. Ancak hazmedilmemiş ve hayatımıza yansımamış bilgi ve bugünün kavramıyla söylersek içselleştirilmemiş bilgi sırtımızda yüktür ve kişiyi ucub sahibi yapar.

Mesnevî’de şöyle bir hikâye anlatılır: Bir nahiv âlimi (gramer bilgini) bir gün kayığa biner ve kendini tanıtarak kayıkçıya sorar; “Sen hayatında hiç nahiv okudun mu?" Kayıkçı "Hayır." deyince "Maalesef senin ömrünün yarısı boşa geçmiş!" diyerek küçümser. Kayıkçı üzülür ama cevap vermez. Derken bir rüzgâr çıkar ve kayık alabora olunca kayıkçı Nahiv alimine sorar: "Ey Hoca Efendi, söyle bakalım yüzme bilir misiniz?" Bunun üzerine bilgin; "Ey hoş sözlü ve güzel yüzlü kayıkçı ben yüzme bilmem." deyince bu kez kayıkçı: "Ey Hoca Efendi, desene bütün ömrün boşa geçti. Çünkü bu kayık bu birazdan batacak." Cenab-ı Pir efendimiz sonra yorum yaparak öğüt verir: Bu dünyada, benliği arındırmayı, mahvolmayı bilmek gerek. Sen de eğer beşeriyet vasıflarından, kötü huylarından kurtulursan Hakk'ın sırları denizi, seni başının üstünde gezdirir. Ey gurura kapılarak herkese halka eşek diyen kişi! Şimdi sen de eşek gibi buz üstünde kalmış, ileriye geri adım atamayacak bir hâle gelmişsin. Lakin farkında değilsin.

Whatsapp Image 2025 12 29 At 10.13.17A

Soru: Mevlevilikte ÇİLE bu günkü şartlarda insanımızı nasıl erdirici bir rol oynar?

Çile kelimesi, Farsça’daki “çihil” kelimesinden gelen ve 40 manasında bir kelimedir. Zamanla Türkçe'de zorluk çekmek anlamında kullanılmıştır. Mevlevilikte hizmet süresi 1001 gündür. Hizmete talip olup “Nev-niyâz makâmı” da denilen “saka postu”nda üç gün oturduktan sonra yola devam etmek isteyen cân, Kazancı Dede'ye ikrâr verir. Baş kesmek, görüşmek, niyâza durmak gibi temel rükünlerin öğretildiği cân, on sekiz gün “ayakçılık hizmeti”nde bulunur. On sekiz günlük hizmet sonunda hakkında müspet kanaat sahibi olunan ve Aşçı Dede'nin emriyle “hizmet libâsı”nı giyer. Sonra 18 hizmet kolunda 1001 gün hizmetini tamamlayarak Dede olur. Ancak yaşadığı sürece hizmete devam eder.

Günümüz şartlarında böyle yaşamak pek mümkün görünmediği için mürşid-i kâmiller halvet veya çile yoluyla değil kalabalık içinde yalnız kalarak hizmet ve olgunlaşma metodunu tercih etmektedir. Gözü ve gönlü kirleten bu kadar zor hayat şartlarında iyi insan olmaya çalışmak da çilenin bir çeşidi olarak görülmektedir. Derslerde de hep aynı düsturumu tekrarlarım; “gençler, iyi insan olun ve ne iş yaparsanız yapın mesleğinizde iyi olun. İnsanlığa faydalı olun.”

Soru: SEMA nın genel yorumu nedir?

Cevap: Hz. Mevlânâ, Divan-ı Kebir’de “Sema, Allah’ın ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ sorusuna ruhların; “Evet, Rabbimizsin” deyişlerinin sesini duymak, kendinden geçmek ve Rabbine kavuşmaktır.” ifadesiyle tarif etmektedir:

“Şahbâz-ı Cenâb-ı Zü'l-Celâlest semâ

Ferrâş-ı kulûb-i ehl-i hâlest semâ

Der mezheb-i âşıkân helalest semâ

Der mezheb-i münkirân haramest semâ”

Bugünün Türkçesiyle ifade edecek olursak “Hakkıyla yapılan semâ', padişahların avda kullandıkları doğan kuşuna benzer. Nasıl ki padişaha avı doğan getiriyorsa, semâ' da insanı da Hakk'a götürür. Hiç şübhe yok ki, zikrullah nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye eder. Yine gerçek semâ', kalbdeki kötü sıfatları ve mâsivâ kirlerini temizleyen bir süpürge gibidir. Semâ'da vecd vardır, vecd hâlinde insanın kalbinde Hakk'dan gayrı bir şey bulunmaz. Semâ'ın ne demek olduğunu bilmeyenler, ondaki lezzeti tatmayanlar, onu reddederler, hattâ haram kabul ederler. Halbuki âşıklar nezdinde semâ', pek makbûl bir ibâdetdir.

Hz. Mevlânâ için semâın yeri ve vakti yoktu. O, vücudunun her hücresinin de hissettiği ve gönlünden hiç çıkarmadığı Allah aşkı ile coşup kendinden geçtiği bütün anlarda semâ etmiş, belki sağ eliyle harmaniyesinin sağ yakasını tutmuş, sağ ayağını sol tarafa atarak çark yapmış, belki sağ elini yukarıya doğru kaldırmış, sol elini aşağıya tutmuş başını hafifçe sağa çevirip kalbine doğru eğmiş ve dönmüştü.

Mevlevî Semâ Âyini, mûsikîsinden kıyafetine kadar her alanda, pek çok sembolleri taşır. Benliğinden ölü olan Mevlevî dervişinin, başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni, sırtındaki hırkası kabridir.

Soru: Maraşımızda dünden bugüne Mevlevi adabıyla yaşayan kimler vardı?

Şehrimizde Peygamber ahlakıyla yaşayan pek çok insan vardı ve hâlen de vardır. Ama Mevlevilik şehrimizde çok yaygın olamadığı için pek fazla kişiyi tanıdığımı söyleyemem. Zaten şu an ortada dolaşan ve bulduğu her ortamda fırıldak gibi dönenlerin (semazen demeyeceğim) önemli bir kısmı bu işin ticaretini yapanlardır. Derneğimizin Başkanı ve Postnişin Mehmet Adanır Efendi bize önderlik ettiği için müteşekkiriz. 1993 yılında ilk defa Zâkirbaşı Bahaeddin Bilginer yönetiminde Tasavvuf Mûsıkîsi konserlerine başladık ve pek çok konser düzenledik. İlk Neyzenlerimizden biri de merhum Ömer Tekerek ağabeyimizdi. 2003 yılında NFK Kültür Merkezinde Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul Efendi Hazretlerinin postnişin olarak görev yaptığı Mevlevî Mukabelesi düzenleyerek Beyâtî Ayin-i Şerif icra ettik. Daha sonra gençlere sema talim etmek için bir Sema Dedesine ihtiyaç vardı. Karagümrük’teki Tasavvuf Mûsıkîsi Vakfında ve Kültür Bakanlığı İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu’nda da semazen olarak hizmet eden Serdar Uslan üstadımız 2009-2010 yıllarında hiçbir menfaatı olmadan her ay Maraş’a gelerek ve bir hafta bizim fakirhanede kalarak her gün nev-niyazlarla ilgilendi. Halbuki sağlığı müsait değildi; haftada bir gün diyalize girer ve uyku apnesi olduğu için cihazla yatardı. Buna rağmen 1 yıl süreyle Maraş’a gelip-gitti ve semaı tekrar başlattı. Böylece Maraş Mevlevîhânesi’nin Fransızlar tarafından 1920’de yakılmasından 90 sene sonra tekrar sema edilmeye başlandı. Serdar Ağabeyi pandemide ahirete uğurladık. Üniversiteden arkadaşım Ali Avgın’la 2017 yılında “Hz. Mevlânâ, Maraş Mevlevilik ve Maraş Mevlevîhânesi” kitabını yayınladık. En son 16 Aralık 2025 günü eski Maraş Mevlevîhânesinin bulunduğu alanda Ahmet Görüzoğlu kardeşim yönetiminde Türk Tasavvuf Mûsıkîsi Konseri düzenledik ve 1920’den 105 yıl sonra tekrar sema edildi. Bu yolda pek çok dost ve kardeş kazandık. Siz de o günün şahitisiniz. Bugün artık bu yolu devam ettirecek çok iyi yetişmiş ve hizmet ehli bir nesil var. İkinci nesil gençler inşallah bu hizmeti kıyamete kadar devam ettirecek nesilleri de yetiştirir.

Soru: Arada klasik divan şiirinden örnekleri paylaşıyorsun bu şiirin sırlarına nasıl vakıf oldunuz?

Estağfirullah sır sahibi değilim ama bilgi sahibi olmaya çalışıyorum. Şöyle arz edeyim: İlkokulda merhum Babamızın teşvikiyle Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ından, Ali Ulvi Kurucu’nun Gümüş Tül ve Alevler kitabından ve Abdürrahim Karakoç’un Hasan’a Mektuplar kitaplarından şiirler ezberlerdim. Merhum Babacığım, Safahat’ı neredeyse tamamını ezbere bilirdi. Ziya Paşa’yı sıkça zikreder ve Terkib-i Bent’ten beyitler okurdu. Evimizde çok sayıda divan vardı. Mesela “Hadikat-üs süeda” vardı. Orta okulda ve lisede önce Yahya Kemal Beyatlı, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Necip Fazıl Kısakürek’i sonra Fuzuli, Nâbî, Bâki gibi zevatı keşfettim ve bazı şiirleri ezberlemeye çalıştım. Mûsıkî çalışmalarında okuduğumuz klasik şarkıların ve ilahilerin güftelerini ezberlemeye ve mânâsını anlamaya çalışırım. Hâlâ sözlük karıştırırım. Tasavvuf büyükleri hep aynı tembihatta bulunur; “okuduğumuz ilahilerin güfteleri tefekkür edin, o güftelerde ne sırlar vardır; güftelerin mânâlarını anlamaya çalışmak kişiyi irfan sahibi yapar.” Nitekim Niyazi Mısrî Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Savm ü Salât ü Hacc ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmayâ lazım olan irfân imiş”