Geçtiğimiz hafta, medeniyetlerin ayakta kalabilmesi için maddi kalkınma kadar manevi derinliğin de hayati önem taşıdığından bahsetmiştik. Bu hafta ise madde ile mana arasındaki o hassas dengenin sosyal hayattaki izdüşümlerine ve bu dengeyi yeniden kurmanın yollarına odaklanalım. Zira biliyoruz ki; sadece yüksek binalar inşa etmek bir şehri ihya etmeye yetmez; o şehrin sokaklarında adalet, komşuluk hukuku ve merhamet rüzgârları esmiyorsa, o beton yığınları ruhsuz birer hapishaneye dönüşür.

Esasen madde, manaya hizmet etmek için vardır. Maddi dünya, insanın yeryüzü serüvenini sürdürmesi için gerekli olan imkânları sunar; ancak bu imkânlar, yüce amaçlara ulaşmak için yalnızca birer araçtır. Mana ise maddeye asıl değerini ve ruhunu veren cevherdir. İnsan, elindeki maddi varlıkları sadece nefsinin sınırsız arzularına hizmet etmek için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve yaratılış gayesini gerçekleştirmek için kullanmalıdır.

Modern çağın en büyük yanılgısı, “bilgi” ile “hikmet” arasındaki bağı koparmış olmasıdır. Bilgi, maddeye hükmetmemizi sağlar; ancak o bilgiyi nerede ve nasıl kullanacağımıza karar veren güç hikmettir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, evrendeki maddi nizamın arkasındaki derin manaya şöyle işaret eder: “Göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbiri ardınca değişmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Âl-i İmrân, 190). Bu ibret, atomun parçalanmasından elde edilen bilginin insanlığı yok eden bir bombaya mı, yoksa şifa veren bir enerjiye mi dönüşeceği sorusunun cevabıdır. İşte tam bu noktada, teknolojinin devasa hızının önüne “ahlaki bir fren” koymak zorundayız.

Toplumsal hayatın her alanında bu dengeyi gözetmek mecburiyetindeyiz. İş hayatında dürüstlüğü ve liyakati birer “emanet” bilinciyle taşımak, mananın maddeye yansımasıdır. Bir yöneticinin aldığı karardaki hakkaniyet, aslında madde ile mana arasındaki o mukaddes bağın sokağa inmiş halidir. Unutmamalıyız ki; “Gökleri ve yeri yaratan O’dur. O, sizin için eşler ve hayvanlardan da eşler yaratıp, sizi çoğalttı. Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ, 11). Her şeyi yoktan var eden ve rızkı veren O ise, maddeyi toplarken de harcarken de O’nun çizdiği sınırlara riayet etmek basiretli bir mümin olmanın gereğidir.

Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras, sadece yüklü banka hesapları değildir. Asıl miras; onlara karakterli bir şahsiyet inşa etme bilincini aşılamaktır. Eğitim sistemimizden aile içi iletişimimize kadar her aşamada; başarılı olmayı sadece “daha çok kazanmak” değil, “daha çok faydalı olmak” olarak tanımlamalıyız. Bu şuurun kaynağı ise vahiydir. Rabbimiz şöyle buyurur: “De ki: ‘Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basiretlerdir’ (kalp gözlerini açan nurlardır).” (A’râf, 203).

Hülasa; Kur’an-ı Kerim, madde ve manayı birbirine sımsıkı bağlayan bütüncül bir dünya görüşü sunar. İnsan, hem maddi dünyanın bir parçası hem de manevi bir derinliğin taşıyıcısıdır. Hayatın gerçek anlamı; geçici zevklerin maddeperest girdabına kapılmak yerine, maddi imkânları manevi değerlerle anlamlandırarak Allah’a yaklaşmaktır. Unutmamalıyız ki; madde bedenimizi doyurur, ancak bizi asıl 'insan' kılan, adaletle yönettiğimiz ve paylaştığımız manevi değerlerimizdir.

Dünyanın içinden geçtiği bu buhranlı dönemde insanlığın susadığı taze su; bizim kadim medeniyetimizin özünde saklı olan o 'vicdan ve değerler' pınarıdır. Maddeyi mananın hizmetine sunduğumuzda, sadece maddi olarak gelişmiş bir toplum değil, aynı zamanda huzurlu ve asil bir medeniyet olmanın onuruna erişeceğiz.