Bir medeniyetin ihtişamı sadece göğe yükselen devasa binalarında, gelişmiş teknolojisinde ya da ekonomik verilerinde gizli değildir. Medeniyeti inşa eden insandır; insanı insan kılan ise madde ile mananın muazzam dengesidir. İnsan, sadece biyolojik ihtiyaçlardan ibaret bir varlık değil; ruhu, inançları ve değerleriyle anlam kazanan derin bir öznedir. Tıpkı bir bedenin ruhsuz yaşayamayacağı gibi, bir medeniyetin de manevi değerlerini yitirdiğinde, yani vicdan ve ahlak damarları kuruduğunda uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Bugün dünya üzerinde yankılanan derin huzursuzlukların ve toplumsal krizlerin temelinde, belki de en çok madde ile mana arasındaki bu mukaddes dengeyi yitirmiş olmamız yatmaktadır.
Günümüzde modern dünya, insanın sadece maddi iştahına ve fiziksel konforuna odaklanan bir yaşam biçimini yegâne "kurtuluş yolu" gibi sunmaktadır. Ancak bu tek taraflı bakış açısı, insanlığa beklenen huzuru getirmemiş, aksine beraberinde ağır toplumsal bedeller yüklemiştir. Bugün her köşe başında karşılaştığımız şiddet ve terör olaylarından hırsızlığa, yolsuzluktan rüşvete ve toplumsal güvenin zedelenmesine kadar pek çok sosyal yara, aslında manevi bir boşluğun dışa vurulmuş halidir. Sadece maddeye önem veren, inanç değerlerini ve binlerce yıllık ahlaki normları “çağ dışı” ya da “bilimsel olmayan” yaklaşımlar diyerek arka plana iten zihniyet, insanlığı büyük bir güvenlik ve kimlik krizine sürüklemiştir. Bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu sığ yaklaşımlar, bireyi yalnızlaştırmış, onu kendi değerlerine yabancılaştırmış ve nihayetinde sadece bir “tüketim nesnesine” indirgemiştir.
Bizi kuşatan bu küresel ve yerel problemlerle başa çıkabilmenin yolu, dışarıdan ithal edilen yapay modellerde değil, bizzat kendi köklerimizde saklıdır. Milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmak, sadece geçmişe duyulan bir özlem ya da romantik bir bağlılık meselesi değildir; bu, aslında sağlıklı bir gelecek inşa etme stratejisidir. Adalet, dürüstlük, merhamet ve toplumsal dayanışma gibi değerler; bir toplumu birbirine kenetleyen, onu içten ve dıştan gelen her türlü saldırıya karşı dirençli kılan en güçlü harçtır. Değerlerinden kopan bir millet, rüzgârın önündeki yaprak gibi savrulmaya mahkûmdur. Nitekim bugün, dünyanın en gelişmiş refah toplumlarında dahi bireysel mutsuzlukların, intiharların ve toplumsal çözülmelerin panzehiri olarak “öz değerlere ve geleneksel bağlara dönüş” sesleri yükselmektedir. Birçok toplum, kurtuluşun ancak kendi tarihi, kültürel ve manevi kimlikleriyle barışmakla mümkün olacağını artık yüksek sesle itiraf etmektedir.
Hülasa madde, insanın bu dünyadaki fiziksel yaşam kalitesini artırsa da mana, o yaşama bir “ruhun” ve “amacın” üflenmesidir. Bizi biz yapan değerler; bencil arzuların dar kalıplarından çıkıp “biz” olabilmenin, mazlumun hakkını gözetmenin ve her adımda bir vicdan muhasebesi yapabilmenin adıdır. Eğer daha huzurlu, daha güvenli ve köklü bir gelecek hayal ediyorsak, bu ancak milli ve manevi değerlerimizi modern çağın bilgisiyle en doğru şekilde harmanlayarak mümkün olacaktır. Unutmayalım ki, maneviyatını unutan bir birey dünyada mutluluğu; değerlerini unutan bir medeniyet ise tarihte kalıcılığı ve saygınlığı asla bulamaz. Değerlerimize sahip çıkmak, aslında kendi geleceğimize ve insanlığımıza sahip çıkmaktır.