İnsanın sosyal bir varlık olarak yeryüzündeki serüveni, ancak başkalarıyla kurduğu bağların niteliğiyle anlam kazanır. Bu bağın en sağlam harcı ise şüphesiz “hoşgörüdür”. Hoşgörü; sadece pasif bir kabulleniş değil, sağlıklı bir insan ruhunun en asil dışa vurumu ve beşeri münasebetlerin sarsılmaz temelidir. Kelime kökeni itibarıyla Arapça "semaha" kökünden gelen müsamaha; affetmek, kolaylık göstermek ve geniş gönüllü olmak manalarını taşır. Batı dillerinde "tolerans" olarak karşılık bulan bu değer, aslında insanın kendisiyle, yaratıcısıyla ve çevresiyle kurduğu barışın adıdır. Bugün trafikte, okulda, iş yerinde veya sosyal mecralarda tanık olduğumuz çatışmaların temelinde, bu kıymetli erdemin eksikliği yatmaktadır. Eğitimli ya da eğitimsiz her insanda görülebilen bu eksikliğin en derin sebebi, kişinin kendi iç barışını sağlayamamasıdır. Kendini sevmeyen, kendine saygı duymayan ve iç dünyasında huzuru bulamayan bir ferdin, başkasına müsamaha göstermesi beklenemez.

İslam medeniyeti, hoşgörüyü yalnızca ahlaki bir tavsiye değil, imanın bir gereği ve toplumsal düzenin ruhu olarak görür. Nitekim "İslam" isminin barış, sulh ve uzlaşma anlamlarını taşıması, bu dinin temel metodunun hoşgörü olduğunu açıkça ortaya koyar. Kur'an-ı Kerim, bizlere en dar zamanlarda bile öfkeyi yutmayı ve insanları bağışlamayı emreder. Âl-i İmrân suresinde buyurulan, “Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın senin etrafından dağılıp giderlerdi...” ayeti, toplumsal liderliğin ve bir arada kalabilmenin sırrını “yumuşak huyluluğa” bağlar. Efendimiz (SAV) ise “Hoşgörülü ol ki, sana da öyle davranılsın” buyurarak, insani ilişkilerde ekilenin biçileceği evrensel bir denge yasasına işaret etmiştir. Büyük müfessir Zemahşerî, kötülüğün en güzel davranışla savılmasını; bir kötülüğe karşı sadece affetmekle kalmayıp, o kötülüğe iyilikle karşılık vermek olarak açıklar ki bu, hoşgörünün zirve noktasıdır.

İnsanı yaşatmanın yolu, onu olduğu gibi, tüm farklılıklarıyla kabul edebilmekten geçer. Rum Suresi’nde belirtildiği üzere dillerin ve renklerin farklılığı Allah’ın bir ayetidir; bu çeşitlilik bir çatışma unsuru değil, birbirimizi tanımamız için bir rahmet vesilesidir. Hakiki bir Müslüman, pehlivanlığı rakibini yere sermekte değil, öfkelendiğinde nefsine hakim olmakta arayan kişidir.

Zira hoşgörünün terk edildiği o kritik eşikte, akıl yerini hiddete bırakır ve sonu gelmez pişmanlıkların kapısı aralanır. Tıpkı şairin şu mısralarında özetlediği gibi:

Anlık bir öfkeyle ocaklar yıkma,

Kontrol et öfkeni kafayı takma.

Sakin ol nefes al, birazcık bekle,

Pişman olacağın işleri yapma.

Bu dizeler aslında hoşgörünün hayati bir 'fren mekanizması' olduğunu bizlere hatırlatır. Eğer o anlık hiddet anında bir nefeslik durup meseleyi müsamaha ile karşılayabilirsek, sadece kendi huzurumuzu değil, toplumun huzurunu da korumuş oluruz...

Hülasa, hoşgörü bir zayıflık veya taviz değil, aksine en büyük manevi güçtür. Başkalarının kasıtlı ya da kasıtsız hatalarına karşı gösterdiğimiz sabır ve farklı görüşlere duyduğumuz saygı, toplumun sinir uçlarını iyileştirecek yegâne ilaçtır. Eğer evlerimizde huzur, sokaklarımızda güven ve dünyamızda kalıcı bir barış istiyorsak; önce kendi içimizdeki kavgaları bitirmeli ve hayata hoşgörü penceresinden bakmayı öğrenmeliyiz. Müslüman; güler yüzlü, geçim ehli ve sakin kişidir. Unutmayalım ki bizler, medeniyetini "Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü" felsefesiyle inşa etmiş bir milletin mirasçılarıyız.

Bu kutlu mirasa sahip çıkmak, birbirimize karşı daha anlayışlı, daha merhametli ve her daim daha hoşgörülü olmaktan geçer.

Unutma, “Anlık bir hiddet anında alacağın derin bir nefes, ömür boyu sürecek bir pişmanlığın kalkanı olabilir. Hoşgörü, insanın önce kendisine, sonra topluma olan saygısıdır.” 03.01.2026

Dursun MÜLAZIMOĞLU

DEĞER DERGİSİ ŞUBAT 2026