Her yeni günün sabahında çalan o alarm sesi, ortaokul sıralarındaki bir çocuğun da lise koridorlarında geleceğini arayan bir gencin de zihninde aynı soruyu uyandırır: “Ben bugün neden kalkıyorum, bu masanın başına neden oturuyorum?” Eğer bu sorunun cevabı yalnızca zorunluluktan, yaklaşan bir sınavın korkusundan veya büyüklerin beklentilerinden ibaretse, atılan her adım ayakları geri çeken ağır bir yüke dönüşür.

Oysa insanı yerinden fırlatan, uykusunu kaçıran ve zorluklar karşısında dimdik ayakta tutan asıl güç ne korkudur ne de mecburiyet. O gücün iki adı vardır: İstemek ve Aşk ile çalışmak.

Ortaokul çağı, hayallerin yavaş yavaş şekil aldığı, insanın kendi sınırlarını ve yeteneklerini ilk kez fark etmeye başladığı büyüleyici bir eşiktir.

Lise dönemi ise kimliğin, hedeflerin ve geleceğe dair kararların somutlaştığı fırtınalı bir deniz gibidir.

İster LGS hazırlığında bir 8. sınıf öğrencisi olun, ister YKS basamaklarını tırmanan bir lise son sınıf genci; yolculuğunuzun ilk kuralı değişmez: Gerçekten istemek.

İstemek, sadece lafta kalan yüzeysel bir temenni değildir. “Ben de fen lisesini kazansam ne güzel olur” ya da “İyi bir mühendislik veya tıp fakültesi gelse fena olmaz” demek bir istek değil, bir avuntudur. Gerçek istek; zihninizi, kalbinizi ve iradenizi tek bir noktaya kilitlemenizdir. Hedefinizi gözlerinizi kapattığınızda görebilmek, o başarıya ulaştığınız gün hissedeceğiniz gururun heyecanını şimdiden damarlarınızda duyabilmektir. İstemediğiniz hiçbir şeyin sahibi olamazsınız; çünkü insan ancak kalpten talep ettiği şeyin peşinden koşacak sabrı gösterebilir. İstek, rotayı çizen pusuladır; pusulanız yoksa fırtınalı sularda kaybolmak kaçınılmazdır.

Fakat rotayı çizmek tek başına hedefe varmaya yetmez. İstek ne kadar kuvvetli olursa olsun, arkasından gelen çaba ruhsuz ve isteksizse başarı yine yarım kalır. İşte bu noktada başarının en büyük sırrı devreye girer: Aşk ile çalışmak.

Aşk ile çalışmak nedir?

Aşk ile çalışmak; ders çalışmayı cezaevi gardiyanının verdiği bir angarya olarak değil, kendi potansiyelini inşa etmenin kutsal bir yolu olarak görmektir. Önünüzdeki bir matematik sorusunu sadece puan almak için değil, zekânızın sınırlarını zorlayan bir bulmaca gibi çözmektir. Tarih kitabını ezberlenecek tarihler yığını değil, insanlığın macerası olarak okumaktır. Laboratuvardaki bir deneyi, bir Türkçe paragrafındaki gizli anlamı merakla kurcalamaktır.

Gençlerin yaptığı en büyük hata, çalışmayı sadece bitirilmesi gereken sayfa sayılarına veya çözülen soru adetlerine indirgemektir. Ruhun katılmadığı, mekanik ve soğuk bir çalışma zihni çabuk tüketir, insanı bezdirir. Aşk ile çalışmak ise yorgunluğu bile keyifli kılar.

Yunus Emre’nin dediği gibi; "Aşk ile yürüyen sırtında dünyayı taşır, aşksız yürüyen beden diye bir ceset taşır." Önünüzdeki masaya bir yük gibi değil, geleceğinizi kendi ellerinizle inşa ettiğiniz bir atölye gibi yaklaştığınızda, zamanın nasıl geçtiğini anlamaz ve o masadan tükenmiş olarak değil, gelişmiş olarak kalkarsınız.

Sevgili gençler, 26 yıllık meslek yaşantım da sizlerle yaptığımız psikolojik danışmanlık, öğrenci koçluğu, akademik başarı danışmanlığı çalışmalarımızdan edindiğim tecrübeler bana şunları söyleme hakkı vermektedir; ortaokul ve lise yılları ömrünüzün en kıymetli inşa dönemleridir. Hata yapacaksınız, denemelerinizde netleriniz düşecek, bazen yorulup umutsuzluğa kapılacaksınız. İşte o anlarda sizi yeniden ayağa kaldıracak şey ne ebeveynlerinizin baskısı ne de öğretmenlerinizin ikazları olacaktır. Sizi ayağa kaldıracak olan, kalbinizin en derinindeki o ilk kıvılcım; yani içten gelen isteğiniz ve işinize duyduğunuz aşk olacaktır.

Unutmayın; vasat işler mecburiyetten, şaheserler ise aşkla yapılan emekten doğar. Kendi geleceğinizin mimarı sizlersiniz. Önce ne istediğinizi bilerek o hedefi tüm benliğinizle arzulayın. Ardından masanın başına geçtiğinizde o masaya sadece aklınızı değil, yüreğinizi de koyun. İsteğini aşkla yoğuran, emeğini inançla süsleyen hiçbir gencin önünde hiçbir engel sonsuza kadar duramaz.