
Şeyhşamil Ejderha
Tütünü Bilir Misin?
Bazı şeylerin insan için önemli bir anlamı vardır. Dışarıdan bakıldığında pek fark edilmeyen ama sadece dostların bileceği manalardan bahsediyorum. Mesela çay ve tütün... Konu "Fikir Dükkânı" olunca ve "Fikir Dükkânı”nın müdavimlerinden olunca çay ve tütün bambaşka bir anlam kazanır. Bir bardak çay ve bir tütün alıp evin balkonu veya sokağın bir köşesinde tek başına içtiğin o tütün hiçbir zaman yalnızlığın esiri olmamıştır. Çünkü, mutlaka bir dost manevi varlığıyla zuhur eder gönlüne ve seni yalnızlığınla baş başa bırakmaz. Fikir Dükkanı’nda ise o çayın dumanı asla sohbetsiz tütmez. Ahmet Abi tütün içmezdi. Kaçak bir sigara içerdi. Dost Ali'nin kendine has bir tütünü vardı. En azından ben öyle hatırlıyorum. Ferhat Ağca, Hacı Ahmet Eralp, Mehmet Yaşar ve M. Raşid Küçükkürtül ise; eskiden depremden önce Derepazarı’nda bulunan Mustafa Abi'den Hacı Ahmet Eralp'in noterde çalışırken onay vererek "Noter Onaylı Tütün" ünvanına kavuşan o meşhur tütünden içerlerdi. Tabi o günler eskide kaldı. Şimdi ise Dükkân’da ara sıra eski tütünlerin olmadığından yakınıp duruyorlar ve şu an hangi tütünü içiyorlar bilmiyorum. Bir Hocam’ın tütününü de bilmiyorum ama eskiden Dükkân’a gelirken yanında iki tabaka olurdu. Her zaman çantasından önce büyük tütün tabakasını çıkartır ve Dükkândaki gençlerden birine verirdi. Dükkân eşrafına dağıtması için. Sonra ise küçük tabakayı çıkartır, içinden bir tütün alıp yakar ve masaya bırakırdı. Diğer tabaka kendisine geri dönene kadar boşalırdı, alıp boş tabakayı tekrar çantasına koyardı.
Benim içinse tütünün bambaşka bir anlamı vardı elbet. Sahi ne demişti şair Ahmet Arif:
Tütünü bilir misin?
"Kız saçı" demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır
İki parmak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kağıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini.
Dostun susan dudağına...
Henüz üniversitede öğrenciyim, yer KSÜ Yemekhanesi İdare Katı...
Hatırladığım kadarıyla masa etrafında Hasan Ejderha, Ferhat Ağca, Hacı Ahmet Eralp, M. Raşid Küçükkürtül, kütüphane çalışanları ve ben varım. Yemeğin son lokmalarındayız. Mehmet Yaşar Abim bana döndü ve sordu:
"Şeyhim, bir yemeğin en güzel yeri neresidir biliyor musun?"
"Bilmiyorum abi, herhalde son yenilen lokmadır."
"Hayır Şeyhim, yemekten sonra içilen tütündür."
O zamanlar aşıktım ama henüz Mecnun değildim ve tütün kullanmıyordum. Bu sebepten bu sorunun doğru cevabını bilme ve manasını çözme imkanından muzdariptim. Sonraları ise aşkım alevlendi Mecnun oldum. Pervanenin alevin etrafında dönmesi ve o alev ile küle dönmesi ruh ve beden hâlimin tasviri için yeterli olacaktır.
Bu olaydan bir sene sonraydı sanırım, yanlış tarih atıp yanıltmayı istemem. Aşk evresi tamamlanmış, küle dönmüş Mecnun'un manasına ulaşmıştım. Yani dar vakitler benim de yüreğimi esir almaya başlamıştı ve ben de tütüne başlamıştım.
Bir perşembe günü ünlü sigaralardan birinden bir paket alıp paltomun cebine saklayarak eve geldim. Kimse görmeden ve yakalanma endişesiyle paketi kütüphanemde rafların birine kitapların arkasına sakladım. Akşam oldu, herkesin uyumasının üzerine uzun bir zamanda ben ekleyerek bekledim. Raftan sigarayı aldım. Balkonsuz odadaydım o zamanlar. Kapıyı sıkıca kapattım. Hava sıcaktı ama yakalanma korkusu bu sıcağın önüne geçiyordu. Pencereyi açtım, pervazına oturdum, biraz dışarı sarkarak dumanın mümkün olduğunca içeri girmemesini sağlayarak içtim. İlk sigara içmem bu şekilde olmuştu.
Ertesi gün Cuma... Yer Kulağı Kutlu Camii. Önceki geceyi atlattım ama henüz kimse sigara içtiğimi bilmiyor. Cuma çıkışı kurulmuş bir halka, halkanın başında Muzaffer ve Savaş Hocam ve halkalarda hatırladığım kadarıyla Ferhat Ağca, Hacı Ahmet Eralp, Mehmet Yaşar, Derviş Ali, Fazlı Bayram, Ahmet Abim ve dükkân gençleri... Ali Hocam bu halkaya en son eşlik ediyor. Amcam ise o gün bir işi çıktığı için gelmemişti. Keklikçi Emmimi hatırlamıyorum. Ben, Ali Hocam'ın yanındayım diğer yanında Muzaffer Hocam. Ali Hocam çantasından tabakasını çıkartıp bana verdi ve ben de görevimi yerine getirip herkese dağıttıktan sonra tabakayı Ali Hocam'a geri verdim. Hocam tabakasını çantasına koymadan önce durdu ve bana baktı:
"Sen ne zaman başlayacaksın Şamil." dedi.
Böyle bir soruyu beklemediğim için şaşırdım ama cevap vermedim, sustum. Fakat hocam devam etti:
"Al, sen de bir tane al." dedi.
Mahcup bir şekilde ne yapacağımı bilemeyerek aldım ve halkanın karşı tarafına Hacı Ahmet Abimin yanına geçtim. İlk tütün içmem de bu şekilde olmuştu.
Fakat kimse sigaraya başladığımı bilmezken, akşamki operasyonu da başarıyla tamamlayıp annemin bile fark etmemesini sağlarken Ali Hocam’ın beni nasıl yakaladığını anlamış değilim ama o, Ali Hocam. Onun karşısında dil sükuta erer.
Sonraları ise hatırladığım tütüne dair kısa kısa anlardan ibaret anılar. Depreme kadar tütün içip sonra sigaraya dönmem. Teyzeoğlu ile beraber köylülere yakalanmamak için köyün dışına çıkıp içtiğimiz tütünler veya Dükkân’da amcam olduğu vakitler ona fark ettirmeden -farkındaydı elbette- su sebilinin olduğu orta kısımda gençlerle sohbet ederken içtiğim tütünler. Hâlen ise Dükkân’da tütün içebilmek için Hacı Ahmet Eralp Abimin bana öğrettiği taktiği kullanıp amcam ile arama birkaç kişinin oturmasını beklemem. Biliyorum o da bunun farkında.
Fakat hala annem, babam ve amcamın yanında tütün içemiyorum. Onlar hiçbir zaman anne ve babalarının yanında sigara içmediler. Bu, bana göre büyüklere olan hürmetlerinden dolayıydı. Bu yüzden toplumu hala anlamıyorum ve anlamlandıramıyorum.
Sokaklardan,
Kıyılardan,
Gök mavisinden,
Ekmeğinden,
Canevinden ayrı düşmeye
Yani bütün hasretlerin kahrına
Ve zehrine çaresiz kalmaların,
İlk nefesi Hızır gibi yetişir
Cibalide sarılan cıgaranın...
Tütün isçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu...
Nedense Akşam Oluyor
Seda Nur Çetinkaya Kara
Yıllar sonra çocukluğunun geçtiği bir yere dönünce insan garip bir şey fark ediyor. Hatırladığın yer seni hatırlamıyor. Senin hafızanda nice anının yükünü taşıyan sokaklar, duvarlar, ağaçlar senin yokluğunda da yaşamaya devam etmiş, senden bir şey eksilmemiş gibi yerli yerinde duruyor. Oysa sen, o yerlerden ayrıldığın günkü insan değilsin artık.
Ben çocukluğumu büyük olaylarla hatırlamıyorum. Hafızamın kendine has, tuhaf bir adaleti var. Önemli sandığım günleri silmiş, kimsenin fark etmeyeceği ayrıntıları saklamış. Bir bardağın masada bıraktığı yuvarlak su izi, yaz akşamlarında duvara eğilen incir ağacının gölgesi, eve girerken ayakkabının içine kaçan küçük taşlar. Bunların hepsi hala yerli yerinde. Sanki çocukluğum, hayatımın yaşanmış kısmı değil de kullanılmayan eşyaların arasında beni bekliyor. Ne zaman geri dönsem bıraktığım yerden devam edebilecekmişim gibi. Oysa insan hiçbir yere bıraktığı gibi dönemiyor.
O zamanlar zamanın geçtiğini anlamazdım. Öğleden sonraları, güneşin evin içinde yavaş yavaş yer değiştirmesinden ibaretti. Bir odanın zeminine düşen ışık çekilir, duvarın bir köşesine sığınır, sonra usulca kaybolurdu. Akşamın olacağını bilirdim ama gelmesine üzülmezdim; çünkü yarın yine sabah olacaktı. Çocukken yarınların bu kadar kolay, bu kadar cömert olacağını sanıyordum. Her bitişin ardından yenisinin kendiliğinden geleceğine, kaybolan şeylerin bir başka gün mutlaka yerini bulacağına inanıyordum. Şimdiyse günün bitmesi bile bazen bir şeyin eksilmesi gibi. Sanki her akşam, içimdeki görünmez bir yerden biraz daha alıp götürüyor.
Eskiden bir sokağın başına kadar gitmek, dünyanın sınırlarına ulaşmak gibiydi. Bilmediğim bir köşe, ardına geçmediğim bir duvar, sonuna varmadığım bir yol vardı; her biri kendi içinde ayrı bir dünya saklıyordu. Şimdi aynı sokaktan geçerken birkaç dakikada bitiyor her şey. Bakkalın önü, kaldırım, köşe başındaki ağaç... Hepsi küçülmüş gibi. Oysa büyüdükçe küçülen sokaklar değil. Benim. Belki de dünya, çocukken içine sığdıramadığımız kadar büyük; büyüdüğümüzdeyse içimizde taşıyabileceğimiz kadar küçük kalıyor.
Çocukken dizlerim yara olurdu. Eve girerken annem görmesin diye pantolonumu çekiştirirdim. O yaralar birkaç gün sonra kabuk bağlar kendiliğinden düşerdi. Hayatın da böyle olduğunu sanırdım belki. Canım acır, biraz bekler, geçer. Büyüdükçe yaralarımın kabuk bağlamadığını öğrendim. Görünmez oluyor ama geçmiyor.; insanın içinde bir yere yerleşip orada yaşamayı öğreniyor. Şimdiyse çocukluğumu değil, yaralarımın bu kadar kolay iyileştiği zamanları özlüyorum. Acının kendisinden çok, acının geçeceğine duyduğum o saf inancı... Artık içimdeki yaraların nerede başlayıp nerede bittiğini bile bilmiyorum. Belki de bu yüzden çocukluğuma dönüp duruyorum.
Bir zamanlar bana ait olan ölçüler artık değişmiş. Kapılar alçalmamış; ben uzamışım. Merdivenler kısalmamış; ben büyümüşüm. Sokaklar daralmamış, dünya küçülmemiş; ben dünyayı artık başka türlü taşıyorum. Galiba çocukluğum tam olarak burada saklanıyor: Eşyaların küçüldüğü, seslerin uzaklaştığı, fakat bazı duyguların hala ilk günkü yerinde kaldığı o garip boşlukta. Bir bakış, bir koku, bir ses... Bazen bir kapının gıcırtısı, bazen akşamüstü duvara düşen gölge, bazen de nereden geldiğini bilmediğim bir tanıdık hissi. Hafızamın en kuytu yerlerinden çıkıp karşıma dikilen bu küçük ayrıntılar, geçmişin gerçekten geride kalıp kalmadığını düşündürüyor bana. Sanırım çocukluğum da tamamlanamayan bir geçmiştir. Şimdi bütün bunları hatırladığımda, içimde adı olmayan bir yere dokunuluyor. Adını koyamadığım, tarif etmeye kalktığımda eksilen, sustuğumda ise derinleşen bir duygu bu. Ne tam olarak bir hüzün ne de yalnızca bir özlem. Geçmişin kapısını açıyorum, içeri girdiğimde o çocukla karşılaşıyorum. Ve nedense o an akşam oluyor.
SANDIK KOKUSU
Maşide Aydoğan Dinçer
Uzakların Kokusu
“Uzak yoldan geleni terli terli öperler,” diye başlar bazı karşılamalar.
Uzaktan gelenler kıymetlidir çünkü. Sadece kendilerini değil, uzakların kokusunu da beraberinde getirirler. Boylu boyunca sarılırsın; işte o an duyulan koku, belki de dünyanın en güzel kokusudur.
Bir yaz günü, bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Yokuşu tırmana tırmana çıkmış, sırılsıklam terlemiştim. Kapıda beni görünce sarılmak istedi. “Çok terledim,” demiştim mahcup bir gülümsemeyle. Hiç duraksamadan, “Bizde uzaktan geleni terli terli öperler,” demişti. İşte dilimize pelesenk olmuş o söz, tam da böyle zamanlarda düşer insanın diline.
Bir başka sefer, yağmurlu bir havada beyaz pantolon giymiştim. Beni karşılayınca, “Siyah giyme toz olur, beyaz giyme söz olur…” diye başlayıp, “beyaz giyme çamur olur,” diye uydurmuştu. Birlikte kahkaha atmıştık. Bazı anılar vardır; cümlesi kısa, izi uzun.
Uzaklar böyledir işte. Hem gurbet hem özlemdir. Gelince sevinirsin, gidince üzülürsün. Bizim evde de uzaklardan gelenlerin kokusu kalırdı bir süre. Kapıdan içeri girince önce hava değişirdi sanki. Montlar askıya asılır, çantalar bir köşeye bırakılırdı ama asıl bırakılan, evin içine sinen o yabancı koku olurdu. Günlerce geçmezdi. Ben çocukken, o kokuya sokulup uyumayı severdim. Sanki gidenin yokluğunu biraz olsun geciktirirdi. Babam bana hep un kokardı mesela. Bilmem neden; belki emeğin, belki evin, belki de güvenin kokusuydu o. Sarıldığımda dünyanın dışı kesilir, içimde bir yer sakinleşirdi. Bazı kokular vardır, insanı hayatta tutar; bazıları da gideni daha çok özletir.
Şehirlerin de insanların da kendine has bir kokusu vardır elbet. Ama uzaktan gelenlerin kokusu başkadır. Sarılınca hasret diner, günlerin tadını doya doya çıkarmak istersin. Gitmesin, dibinden ayrılmasın istersin. Ne kadar vakit geçirsen de yetmez; sanki hiç doymamışsın gibi kendini suçlarsın. Uyumak istemez, sabaha kadar oturmak istersin.
“Görmeye doyum olmaz,” derdi babam. O zaman anlamazdım. Şimdi daha iyi anlıyorum...
Gidenin ardından kalan sen olunca, eve bir kasvet çöker. Gidenin yeri hiçbir zaman dolmaz. Elini attığın her şeyde yokluğunu hissedersin. Derin bir hüzün kaplar insanın içini. Ben uzakları hiç sevmedim. Hep yakın olsun istedim sevdiklerim. Şu ayrılık denen şey hiç olmasın istedim. Gitmek diye bir şey olmasın.
Hayatım boyunca sevdiklerime çoğu zaman uzaktan baktım. Gidenler hep uzakta gitti. Son defa göremediklerim oldu. Son defa veda edemediklerim… Ama gelenler hep mutlu etti beni. Daha yoldayken, gelişlerinin sancısı düşerdi yüreğime.
“Doymadım, doyamadım sevmelere seni ben,” diyor ya şarkı…
İşte tam orası.
Ah, bu şarkıların gözü kör olsun. Olsun, varsın.
“Ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı,” diyen şairin de gözü kör olsun.
Ama yine de…
Uzaktan geleni terli terli öperler.
Ferhat Altun
Gülün Dalına Yürümek
-kardeşim tahir'in ruhuna-
1.
sana
seslerden hangisiyle seslensem
duyarsın beni
cıvıltısıyla mı çocukların
yoksa hıçkırığıyla mı seher kuşlarının
2.
bana bakma
yaşıyor olmamın şaşkınlığı
beni -öldüm derken-
teneşirde
dirilmek korkusuyla bıraktı
3.
ben ki
bir ulusal krizin kucağına doğmuşum
büyümüşüm ki öyle
sap yastıkların kireç bırakmamışım arkalarında
ve bütün harran dişlerimin arasında
ağzımın ondandır çamuru
4.
benim ağzım çamurludur ve
sütten bir adamdır tahir
onu siz öldü sanmayın
çocuk olmak ve ölmek aynı dilden değildir
bana bakmayın benim ağzım çamurludur
ve bileğim kadardır boynu tahirin
toprak mıdır pamuk mudur dut mudur
kuş olup uçmuş mudur
çiçek olup solmuş mudur
su olup ağmış mıdır damarlarına bir gülün
gitti dedim vallahi
siz gitti sanmayın
o gitti
bir fersude kumaş gibi
yaşamak kaldı üzerimde
Samet Yurttaş
Gözümün Görmediği
Kuşlar yakama bir çiçek işliyor
Ona gözüm gibi bakıyorum
Ah şu gözümün görmediği
Yakamdaki çiçek
Göremediğim gözüm gibi
Bulutlar yağmur suyu taşıyor sana
Ben görebilseydim seni
Gözyaşı taşırdım
Ah şu gözyaşımı tatmamış
Yakama işlenmiş çiçek
Gözlerim nasıl görsün seni
Ah şu yakamda kuruyan çiçek
Bal yapmayan arıdan aldım haberini
Ah şu kovanı yağmalanmış
Bal yapmayan arı
Hep kötü şeyleri haber verirsin
Gözümün görmediği
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun: