“Aynı dünyaya bakıyoruz ama neden bazen bambaşka şeyler görüyoruz?”

Kadın anlatıyor, erkek susuyor…

Erkek çözüm arıyor, kadın önce anlaşılmak istiyor…

Biri tartışmayı bitirmek isterken diğeri konuşmadan rahatlayamıyor.

Ve sonunda ilişkilerin o meşhur cümlesi geliyor:

“Sen beni hiç anlamıyorsun!”

Peki gerçekten kadın ve erkek birbirini anlamıyor mu? Yoksa birbirimizi anlamaya çalışırken biyolojinin, hormonların, çocukluk yaşantılarının, kültürün ve kişisel deneyimlerin birlikte yazdığı daha büyük bir hikâyeyi mi gözden kaçırıyoruz?

İKİ AYRI BEYİN TÜRÜ YOK

Nörobilim araştırmaları kadın ve erkek beyni arasında bazı ortalama yapısal ve işlevsel farklılıklar bulunduğunu gösteriyor. Beyin hacminden bazı bölgesel yapılara, hormonal etkilerden sinir ağlarının çalışma biçimlerine kadar çeşitli farklılıklar araştırılıyor.

Fakat bilim bize “iki tamamen farklı beyin” tarif etmiyor.

Kadın ve erkek beyninin temel anatomik yapıları ve çalışma sistemleri büyük ölçüde ortaktır. Üstelik araştırmalarda görülen farklılıklar çoğunlukla grup ortalamalarıdır ve bireyler arasında geniş bir çeşitlilik vardır.

Dolayısıyla bilim;

“Bütün kadınlar böyledir, bütün erkekler şöyledir.”

Söyleme hakkını bize vermiyor. Her kadın aynı olmadığı gibi her erkek de aynı değildir.

KADIN DUYGUSAL, ERKEK MANTIKSAL MI?

Toplumun en güçlü kalıp yargılarından biri budur.

Oysa insan beyninde duygu ile mantık birbirinden bağımsız iki kutup değildir. Duygularımız düşüncelerimizi ve kararlarımızı etkilerken düşüncelerimiz de duygularımızı anlamlandırır ve düzenleyebilir.

Amigdala yalnızca “korku merkezi”, hipokampus yalnızca “hafıza deposu”, prefrontal korteks de yalnızca “mantık merkezi” değildir.

İnsan davranışı, beynin farklı bölgelerinin oluşturduğu ağların birlikte çalışmasıyla ortaya çıkar.

Bu nedenle;

Kadın = Duygu
Erkek = Mantık

denklemi bilimsel bir gerçeklikten çok kültürel bir genellemedir.

Daha doğru ifade şudur:

İnsan duygusuyla düşünür, düşüncesiyle duygusunu anlamlandırır ve ikisinin etkileşimiyle davranır.

HORMONLAR ÖNEMLİDİR AMA KADER DEĞİLDİR

Kadın ve erkek beynini konuşurken östrojen, progesteron ve testosteron gibi hormonları yok sayamayız.

Bu hormonların beyinde de etkileri vardır; stres yanıtından motivasyona, duygu durumdan sinir sisteminin değişebilme kapasitesine kadar pek çok süreçle ilişkilidirler.

Ancak bir davranış gördüğümüzde;

“Erkek işte!”

“Kadınların yapısı böyle!”

“Testosterondan…”

“Östrojenden…”

demek insanı açıklamaya yetmez.

Çünkü insan yalnızca hormonlarının toplamı değildir.

BEYİN DOĞAR AMA AYNI KALMAZ

Nörobilimin ilişkiler açısından bize sunduğu en umut verici kavramlardan biri nöroplastisitedir.

Beynimiz yaşadığımız deneyimlerden etkilenir. Öğrendiklerimiz, tekrarlarımız, alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz ve çevremiz beynimizin çalışma biçimini zaman içerisinde şekillendirebilir.

İnsan beyninin hikâyesinde genetik ve hormonlar kadar;

çocukluk, anne-baba tutumları, eğitim, kültür, travmalar, öğrenmeler ve geçmiş ilişkiler de vardır.

Kısacası:

Biyoloji hikâyenin bir bölümünü yazar; ama hikâyenin tamamını yazmaz.

CİNSİYETİ KADER SANMAK

İlişkilerde zaman zaman şu cümleleri duyarız:

“Erkekler zaten konuşmaz.”

“Kadınlar her şeyi büyütür.” “Erkek dediğin duygusunu belli etmez.”

Oysa eşimizin davranışlarını sürekli cinsiyetine bağladığımızda bir süre sonra karşımızdaki insanı görememeye başlarız.

Çünkü karşımızdaki yalnızca kadın veya erkek değildir.

Onun bir çocukluğu, bağlanma biçimi, korkuları, hayal kırıklıkları, öğrendiği ilişki modelleri ve belki de kimseye anlatamadığı yaraları vardır.

Bu nedenle bazen eşimizin beynini anlamadan önce hikâyesini anlamamız gerekir.

AYNI OLAY, İKİ FARKLI ANLAM

Bir çift düşünelim.

Kadın:

“Son zamanlarda benimle hiç konuşmuyorsun.”

Erkek:

“Konuşacak ne var? Bir problem yok ki.”

Görünen mesele konuşmaktır.

Ama kadının zihnindeki asıl soru belki: “Benden uzaklaşıyor mu?”

Erkeğin zihnindeki düşünce ise: “Bir problem yoksa neden konuşuyoruz?”

Aynı masada oturan iki insan, aynı kelimeler üzerinden iki farklı anlam dünyasında dolaşıyor olabilir.

Çünkü insan bazen karşısındakinin söylediğini değil, kendi geçmişinin ona duyurduğunu işitir.

Bu nedenle tartışmaların altında güven, bağlanma, değer görme, terk edilme korkusu, geçmiş deneyimler ve karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar bulunabilir.

Bazen tartıştığımız konu, aslında tartıştığımız mesele değildir.

KELİMELERİN ARDINDAKİ İHTİYACI DUYMAK

“Beni hiç aramıyorsun.”

Belki de:

“Senin için değerli olduğumu hissetmek istiyorum.”

“Beni dinlemiyorsun.”

Belki:

“Anlaşıldığımı hissetmeye ihtiyacım var.”

“Her şeyi tek başıma yapıyorum.”

Belki de:

“Yükümü paylaşmanı istiyorum.”

İlişkilerde yalnızca kelimeleri dinlemek yetmez. Kelimelerin arkasındaki duyguyu ve ihtiyacı da duyabilmek gerekir.

Ve bazen karşımızdaki insan çözümden önce anlaşılmak ister.

Empati, karşımızdakine her konuda hak vermek değildir. Empati, onun yaşadığı dünyayı onun penceresinden görebilme çabasıdır.

KADIN BEYNİ Mİ, ERKEK BEYNİ Mİ?

Belki de soruyu değiştirmeliyiz.

“Kadın beyni nasıl çalışıyor?”

“Erkek beyni nasıl çalışıyor?”

sorularının yanında şunu da sormalıyız:

“Karşımdaki insanın zihni, duyguları ve davranışları yaşadığı hayat içinde nasıl şekillendi?”

Kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıkları bilmek birbirimizi anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat farklılıkları kalıp yargılara dönüştürmek bizi birbirimizden uzaklaştırır.

Çünkü farklılık, üstünlük ya da eksiklik değildir.

İlişkilerde asıl mesele farklılıkları ortadan kaldırmak değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilecek bir iletişim dili geliştirebilmektir.

Belki mutlu ilişkinin sırrı kadın veya erkek beynini çözmek değildir.

Belki asıl mesele birbirimizin zihnine merakla, duygusuna şefkatle, hikâyesine yargılamadan yaklaşabilmektir.

Nöroplastisite bize umut veren bir gerçeği hatırlatıyor:

Beyin öğrenebilir.
İnsan değişebilir.
İletişim gelişebilir.
İlişkiler yeniden şekillenebilir.

Yeter ki birbirimize;

“Sen neden benim gibi değilsin?”

diye sormak yerine,

“Seni daha iyi nasıl anlayabilirim?”

diye sorabilelim.

Çünkü bazen bir ilişkiyi değiştiren şey, karşımızdakinin beynini çözmek değil; kalbine ulaşacak doğru dili öğrenmektir.