Günümüz Türkiye’sinde dolandırıcılık vakası duymadan geçen tek bir gün kalmadı maalesef. Eskiden nadiren rastlanan ve bazen haberlerde duyduğumuz bu tür olaylar, artık çevremizin, hatta ailemizin doğrudan maruz kaldığı sıradan birer hadise hâline dönüştü. Bu değişimi sadece suçluyu irdeleyerek açıklayamayız ya da anlayamayız. Suçlu kadar başka faktörlerde bu değişimi tetikledi. Son yıllarda ekonomik, toplumsal ve hukuki boyutlarıyla büyüyen yapısal bir çöküş var. Dolandırıcılık artık bireysel ahlaksızlığın değil, toplumsal ihmalkârlığın ve kurumsal yetersizliğin ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

Bu tespitimi yaşadığım olaylardan ve çevremde gelişen hukuksal boşluğun yarattığı mağduriyetlerden yola çıkarak yazacağım. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar demişler. Üç ayrı zamanda, üç ayrı mülkümde kiracılarım tarafından dolandırıldım. En son yaşadığım vaka artık öyle bir hal almıştı ki hukuka güvenim orada yok oldu. Kiracı, bir iş adamı, müteahhit olduğunu bildiğim sahtekar ofisimi kendi malı gibi kullanıyor, kirayı vermediği gibi, rezidansın aidatlarını da ödemiyordu. En çarpıcısı, rezidansın yönetimi kiracımın aidatlarını ödemem için bana tebligat gönderiyordu ve ben adamın aidatlarını da paşa paşa ödüyordum. Çünkü Kat Mülkiyeti Kanunu madde 20 bunu emrediyordu. Kiracı ödemezse mülk sahibi öder diyordu. Biz dürüst vatandaşlar kanuna boynumuz kıldan ince der öyle davranırız. Binanın merkezi sisteme bağlı tüketimleri, sıcak suyu, doğalgazı ve genel giderleri tarafımdan ödeniyordu. Nasılsa beş yıl beni çıkaramazsınız diyecek kadar rahattı. Haklıydı, yasa sahtekârdan yanaydı. Tabi dava açtık. Tahmin edin ne kadar sürdü, yaklaşık bir buçuk yıl. Sayısız duruşmalardan birine gözlemlemek için ben de katıldım. Keşke katılmasaydım, adalete olan inancım o gün kırıldı. O günden sonra kendimi dürüst bir vatandaş olduğum için güvende hissedemiyorum. Hep bir korku içindeyim, beni kim koruyacak… Keşke görmeseydim, yaşamasaydım bütün bunları, ömrümce adaletli bir insan olduğum, kul hakkı yemeyeyim diye kendi hakkımı yedirdiğim, namuslu, adaletli, naif ve hoş görülü olduğum için pişman olmazdım. Anneme neden beni bu kadar dürüst yetiştirdin diye sitem edip dizinde ağlamazdım. Dürüst olmanın bu ülkede bu kadar büyük cezalara maruz kalmak demek olduğunu görmek beni derinden yaralamazdı ama yaraladı.

O gün davamızı salonda beklerken, bizden önce yaşlı ve tecrübeli avukat hakime (genç kadın hakim ) derdini anlatmak için öyle çabaladı ki adamdan çok ben gerildim. Olay hukukçu olmadığım halde anlayabileceğim nitelikteydi, her şey apaçık, kanıtlı ortadaydı. Ne mi oldu, hakim avukatın suratına bile bakmadı, dediklerini önemsemedi ve kafası başka yere dönük önündeki dosyadan bir kanun maddesi okudu, davayı ileri bir tarihe attı. Avukat söylenerek çıktı, söylediklerinde haklıydı ama ben burada yazmayacağım. O an eyvah dedim, biz de böyle olacağız. Oldu da. Bana gelelim; hakime hanıma derdimi anlatmak istedim, gereksiz konuşmalarla vakit kaybetmeyelim dedi. Bana göre çok gerekli bir kanıtı kendine sunmuştum. Bu kaçıncı davaydı ve bütün kanıtlar, resmi evraklar önündeydi, ne eksikti biliyor musunuz akıllıca bir karar. Sonuç; dava ileri tarihe ertelendi. Bir buçuk süre zarfında mağdur olan bendim. Dava bitip de tahliye etmemiz gerektiğinde, sahtekârın eşyalarını bir bebek gibi koruyarak mahkemenin emriyle bir depoya (kirası benden) kaldırdım. Sahtekârın bir iğnesine zarar gelse ben suçlanacakmışım. Adam neden üzülsün, eşyaları da devlet güvencesindeydi.

Ne oldu şimdi, mağdur kim? Bu arada mahkemeye, avukata, eşyaların tahliyesi sırasında resmi kurumlara yatırdığım paralardan, nakliye ve taşıma masrafından, bir de aylarca sahtekârın eşyalarını korumak için tuttuğum deponun parasından bahsetmedim. Alamadığım kiralardan ve ona ait ödediğim aidatlardan vaz geçtim, artık bunlarla kafamı yormak istemiyorum, hayat yeteri kadar zor. Bir ayrıntı daha vermem lazım. Bizim kiracı benim mülkümde uyuşturucu partileri veriyormuş, bunu defalarca gereken yerlere iletmemize rağmen hiçbir şey yapılmadı. Son olarak eşyaları yedi emin aracılığı ile kaldırırken uyuşturucu partisinden kalan çöplerini de topladık.

Detay çok, ben az yazdım siz çok anlayın. Geçen haberlerde “Oflu İzzet Kalyon” takma adıyla bilinen, 75 yaşındaki bir şahsın dolandırıcılara kurduğu pusuyla ilgili haberi siz de izlemişsinizdir. Kocaeli’nde dolandırıldığı 1.6 milyon TL değerindeki aracını geri almak için hukuk mücadelesi veremeyince, dolandırıcılara pusu kuruyor ve baba-oğul olduğu belirtilen iki kişiyi öldürüyor. Ardından teslim oluyor ve cezaevine gönderiliyor. Ceza evine girişi sırasında, kendisi gibi dolandırılmış diğer mağdurlar tarafından desteklenip alkışlanıyor.

Haberde, sosyal medyada da büyük destek gördüğü, “toplumun başına bela olan mikropları temizlediler” gibi ifadelerle övüldüğü de aktarılıyor. Ceza evine girerken de aynı kişiler tarafından dolandırılan onlarca kişi Oflu’yu alkışlıyor, eline sağlık pislikleri temizledin diye tezahürat ediyorlar.

Geldiğimiz son durum bu. Bütün bu süreçte en fazla dikkat çeken ve aynı zamanda en fazla göz ardı edilen sorunlardan biri, yargının bu alandaki caydırıcılık krizidir. Türkiye’de bir dolandırıcı, yakalansa bile çoğu zaman ya tutuksuz yargılanmakta ya da “iyi hal” ve “ilk suç” gibi gerekçelerle ceza almadan serbest bırakılmaktadır. Mağdurlar, aylarca süren adli süreçlerde yalnızca maddi kayıplarının değil, insan onurlarının da hiçe sayıldığını hissederken; suçlular sistemin açıklarından faydalanarak bu suçu tekrar etmeye devam etmektedir. Bu noktada, hukuk artık sadece hakkı teslim eden değil, haksızlığı cesaretlendiren bir araç gibi algılanmaktadır. Cezanın yokluğu, suçu teşvik eden bir rahatlığa dönüşmüştür.

Bu yazıyı devam ettireceğim bu günlük bu kadar.

Hoşça kalın dostça kalın.