Günlerden bir gün, memleket sevdalısı, üstün yetenekli ve de çok zengin bir babayiğit, siyasete atılmaya karar verir. Kısa zamanda, onunla aynı yolda yürümeye, aynı yağmurla ıslanmaya istekli bir insan kümesi oluşur.

Ancak çevresinde bu kadar kısa zamanda bu kadar çok kişinin toplanması, onun içine kurt düşürür. ‘Sakın çevremdekiler bu zorlu uğraşa kişisel çıkar için girmiş olmasınlar?’ diye aklından geçirir.

Sonunda bir toplantı yapıp, bu kuşkusunu gidermeye karar verir, toplantı başlar. Atatürk için saygı duruşu ile İstiklal Marşı'nın söylenmesini müteakip bir imam da Kur’an okur. Dualar eşliğinde bizimki kürsüye çıkar; “Din kardeşlerim, yurttaşlar, yoldaşlar!  Bu uzun yürüyüşe çıkmadan önce sizlerden bir söz almak istiyorum.  Eğer bu harekete, şahsi, ailevi, mesleki, mezhebi veya mahalli çıkarları korumak amacıyla katılıyorsanız, hiç katılmayın. Sizlerden bu tür isteklerde bulunmayacağınıza söz verip yemin etmenizi isteyeceğim.

Çünkü biz, alacağımız her kararda, milletin tümünün yararını gözeteceğiz. Şimdi ben, yarım saatliğine dışarı çıkıyorum. Dönüşümde herkese tek tek yemin ettireceğim. Bu yemin bana uymaz diyenler lütfen evlerine gitsin.  Bunu anlayışla karşılarım. Dürüst davrandıkları için de onlara minnettar olurum!” der ve salondan çıkar.

Döndüğünde salon bomboştur.

*

Yaşam bir ‘hesap’ değil ‘muhasebe’ fenomenidir. Muhasebe, hesap sözcüğünden türetilmiştir. Karşılıklı ‘hesaplaşma’ demektir. Hesapsız, muhasebe olmaz.

Ama sadece hesap, muhasebe değildir. İktisatta muhasebe şarttır.

Bugünlerde iyi bellenmesi gereken en önemli ‘muhasebe’ kavramı, her fiyat artışının bir gelir, her gelir artışının bir fiyat artışına tekabül ettiğidir. Enflasyon, fiyatlar genel düzeyinin artması ve artmaya devam etmesidir. Bunun olması için gelirlerin de artması ve artmaya devam etmesi gerekir. Enflasyon, ister talep fazlasından, ister arz noksanından doğsun, günün sonunda ‘fiyat-ücret’ sarmalına dönüşür.

Dönüşemezse zaten kendiliğinden düşer. Bu sebeple başta ücretler olmak üzere gelirler gerilemeden de durmaz. Enflasyonla mücadelenin en acı gerçeği de budur.

*

Enflasyonla mücadele edilirken bireyler sıra dayağından (fakirleşme diye okuyun) kurtulamayacağını hisseder. Kime mikrofon tutsan (henüz sırası gelmemiş olsa bile) halinden şikâyet eder. Muhalefetteki siyasilerin çarşı pazar dolaşıp, TV kameraları önünde “halkın ve esnafın dertlerini dinlemesi” bu tiyatronun vazgeçilmez sahnesidir.

Bir kesim bir yandan elindeki küçük sihirli değnekle yandaşlarını “enflasyona karşı korumaya” çalışır, diğer yandan korkunç propaganda ordusu pembe tablo çizmeye çalışır. Ne var ki, yandaşlarının gelirini artırdıkça, bu ek gelirler fiyatlara yansır. Artan fiyatlara ayak uyduramayan “gayri-yandaşlar” gelir kaybına uğrar. Onlara da bir şeyler verelim denirse, enflasyon zıvanadan çıkar.

Büyük marketlere baksanıza, herkese meydan okuyorlar. Enflasyonun şirazeyi kaybedip, zıvanadan çıkmasında bu büyük marketlerin payı yok mu sanıyorsunuz? Her gün zam, her gün etiket değiştirmekteler.

*

Siyaset, insanı yoran, yıpratan bir uğraştır. Meslek midir, angarya mıdır, senelerdir tartışılır durur da, bir isim konamaz nedense.

Buna rağmen meraklısının çok olmasının bir sebebi de herhalde bireyin bu küçük ‘sihirli değneği’ ele geçirme arzusudur.

Etiket, koltuk, ballı maaşları o yüzden kimse bırakmak istemiyor.

Son söz: En şerefsiz yalancılık, gerçeğin yarısını söylemektir.