Bizim Tom Barrack'ın (Ehsan Tarlakuşu) Akçesi Geçer miydi!
Bir an için meseleye tersinden bakalım.
Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi içinde silahlı bir örgüt, etnik bir gerilim veya federal yapıyı tartışmaya açacak derin bir siyasi sorun bulunduğunu düşünelim.
Türkiye'nin Washington Büyükelçisi ortaya çıkıyor...
Başlıyor Amerika'nın nasıl bir “açılım” yapması gerektiğini anlatmaya.
Silahlı yapının nasıl silahsızlandırılacağını, hangi siyasi aktörlerin nasıl muhatap alınacağını, devletin hangi adımları atması gerektiğini, hangi yeni siyasi formüllerin devreye sokulacağını açık açık tarif ediyor.
Yetmiyor!
Amerikan devletinin geçmişte yanlış yaptığını, bundan sonra şu yolu izlemesi gerektiğini söylüyor.
Böyle bir büyükelçi Amerika'da kaç dakika görevinde kalabilir?
Peki aynı şeyi İngiltere'de düşünelim.
Türkiye'nin Londra Büyükelçisi, Kuzey İrlanda meselesi hakkında İngiliz hükümetine ders veriyor:
“Şöyle yapmalısınız, böyle yapmalısınız; silahlı unsurları şu yöntemle siyasallaştırmalısınız...”
İngiliz Parlamentosu, basını ve kamuoyu buna ne der?
Daha doğrusu, Türkiye'nin bir diplomatı İngiltere'nin iç siyasi düzeninin mimarlığına soyunabilir mi?
Cevabı hepimiz biliyoruz.
*Hayır!*
Çünkü devletlerin bir diplomasi teamülü vardır.
Büyükelçi, gönderildiği ülkenin iç siyasetinin yöneticisi değildir.
Öğretmeni değildir.
Vasisi hiç değildir!
Ama Türkiye'de zaman zaman öyle bir hava oluşturuluyor ki, insan ister istemez şu soruyu soruyor:
*Biz kendi ülkemizin meselelerini kendimiz mi çözüyoruz, yoksa çözümün tarifini başkalarından mı dinliyoruz?*
İşte mesele tam burada Tom Barrack meselesi olmaktan çıkıyor.
Mesele, *Ehsan Tarlakuşu'nun akçesinin Washington'da veya Londra'da geçip geçmeyeceği* meselesidir!
Geçmez!
Çünkü hiçbir ciddi devlet, başka bir devletin diplomatına kendi iç düzeninin sınırlarını çizdirmez.
Elbette diplomasi vardır.
Devletler birbirleriyle görüşür.
Müttefikler fikir alışverişinde bulunur.
Arabuluculuk yapılır.
Uluslararası tecrübeler paylaşılır.
Bunların hepsi mümkündür.
Ancak başka şey, başka bir devletin temsilcisinin sizin iç siyasi meselenizin *fikrî mimarı, **siyasi akıl hocası* veya *yol göstericisi* gibi davranmasıdır.
Bu ikisini birbirine karıştırırsanız, egemenlik kavramını da yavaş yavaş boşaltırsınız.
Tarih bize bunun örneklerini de vermiştir.
Kuzey İrlanda'da IRA'nın silahsızlanması ve siyasallaşma sürecinde Amerika Birleşik Devletleri'nin önemli bir rol oynadığı doğrudur. Ancak orada ortaya çıkan yapı, dışarıdan bir devletin İngiltere'ye dayattığı basit bir “reçete” değildi. Yıllarca süren çatışmaların ardından İngiltere ve İrlanda hükümetleri, siyasi partiler ve diğer tarafların dahil olduğu uzun bir müzakere süreci yaşandı. 1998 tarihli Good Friday Anlaşması; siyasal kurumları, güç paylaşımını, kimlik ve vatandaşlık meselelerini, güvenlik ve silahsızlanma başlıklarını birlikte ele alan kapsamlı bir çerçeve oluşturdu.
Dahası, silahsızlanma da bir gecede gerçekleşmedi.
ABD'nin rolü; baskı, teşvik, güvence ve diplomatik aracılık gibi unsurlar içeren belirli bir tarihsel bağlam içinde gelişti. Akademik çalışmalar, Washington'un özellikle müzakerenin belirli aşamalarında taraflar üzerinde teşvik ve caydırıcılık mekanizmaları kullandığını ortaya koyuyor. IRA'nın kapsamlı ve doğrulanabilir silahsızlanması ise yıllar sonra gerçekleşti.
Yani oradaki tecrübeyi alıp:
*“Silahlıları siyasallaştırın; işte size çözüm!”*
diye Türkiye'nin önüne koymak, tarih bilmek değil; tarihi sloganlaştırmaktır.
Her ülkenin tarihi farklıdır.
Her devletin kuruluş felsefesi farklıdır.
Her toplumun fay hattı farklıdır.
Ve en önemlisi:
*Türkiye'nin meselesi Türkiye'nin tarihinden, vatandaşlık anlayışından ve devlet yapısından bağımsız ele alınamaz.*
Benim itirazım barışa değildir.
Silahların susmasına hiç değildir.
Silah susacaksa, elbette susmalıdır.
Şiddet bitecekse, elbette bitmelidir.
İnsanların ölmediği, annelerin evlat acısı yaşamadığı bir Türkiye, hepimizin arzusudur.
Ancak şu soruyu sormak da vatandaşlık görevidir:
*Silahsızlanma adına neyin siyasallaştırıldığına dikkat ediyor muyuz?*
Bir silahlı örgütün silah bırakması başka şeydir.
Devletin, vatandaşlarını birbirinden ayıran yeni siyasi kimlik alanları üretmesi başka şeydir.
Terörü bitirmek başka şeydir.
Terörün ortaya çıkardığı kimlik siyasetini devletin kurucu ilkelerinin yerine yerleştirmek bambaşka bir şeydir.
Türkiye'nin ihtiyacı, etnik kökenlere göre yeniden tarif edilmiş bir vatandaşlık değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, *hukuk önünde gerçekten eşit vatandaşlıktır.*
İşte benim savunduğum temel çizgi budur.
Kürt vatandaşın hakkı da Türk vatandaşın hakkı da;
Alevinin hakkı da Sünninin hakkı da;
hangi kökenden, hangi inançtan gelirse gelsin bu ülkenin bütün bireylerinin hakkı da aynı hukukla korunmalıdır.
Ama çözüm, vatandaşları devlet karşısında eşitlemek yerine, onları birbirinden farklı siyasi kategorilere ayırmak olamaz.
*Hukukta adalet, eşit vatandaşlıktır.*
Türkiye'nin gerçek açılımı da burada olmalıdır.
Bir de işin bugünkü dış politika tarafı var.
Tom Barrack yalnızca Türkiye'deki görevinden ibaret bir diplomat değil; aynı zamanda bölgedeki gelişmelerde aktif rol alan bir Amerikan temsilcisi. Son günlerde Türkiye, İsrail ve Suriye arasındaki gerilim konusunda doğrudan açıklamalar yapıyor, taraflar arasında bir “çatışmayı önleme mekanizması” kurulması için çalıştıklarını söylüyor. Yani karşımızda sıradan bir büyükelçilik faaliyeti değil, bölgesel dengelerin içinde son derece etkin bir Amerikan diplomatik aktörü bulunuyor.
Tam da bu nedenle daha dikkatli olmak gerekir.
Bir devletin diplomatı, kendi devletinin çıkarlarını düşünür.
Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur.
Bizim de diplomatlarımız Türkiye'nin çıkarlarını düşünür.
O halde mesele, Tom Barrack'ın Amerika'nın çıkarlarını savunması değildir.
Mesele şudur:
*Biz Türkiye'nin çıkarlarını kimden ve hangi akılla tarif ediyoruz?*
Kendi tarihimizden mi?
Kendi devlet aklımızdan mı?
Kendi toplumumuzun gerçeklerinden mi?
Yoksa bize anlatılan uluslararası modellerden mi?
Şimdi tekrar soralım:
Türkiye'nin Washington Büyükelçisi, Amerika'nın içindeki silahlı veya etnik bir sorun için “açılım reçetesi” açıklasa...
Amerikan yönetimine hangi gruplarla görüşeceğini, nasıl siyasallaşacağını ve devlet yapısını nasıl düzenleyeceğini anlatsa...
*Bizim Ehsan Tarlakuşu'nun akçesi Washington'da geçer miydi?*
Geçmezdi!
Londra'da geçer miydi?
Geçmezdi!
Paris'te?
Berlin'de?
Geçmezdi!
Çünkü güçlü devletler, başka devletlerin diplomatlarının kendi iç siyasi mimarilerine bu ölçüde müdahil olmasına izin vermezler.
Öyleyse biz de meseleyi kişiselleştirmeden, kavga etmeden ama son derece açık bir soruyla tartışmalıyız:
*Türkiye'nin açılımını Türkiye mi yapacak, başkaları mı tarif edecek?*
Benim cevabım nettir.
Türkiye, şiddeti bitirmelidir.
Silahı bitirmelidir.
Terörü bitirmelidir.
Ama bunları yaparken kendi devletini tartışmalı hale getirmemelidir.
Etnik kimlikleri birbirine karşı siyasi pazarlığın malzemesi yapmamalıdır.
Ve hiçbir dış gücün “çözüm reçetesini”, Türkiye'nin tarihsel gerçeklerinin ve Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin üzerine koymamalıdır.
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı yeni bir vesayet değildir.
Ne silahlının vesayeti...
Ne etnik siyasetin vesayeti...
Ne de yabancı aklın vesayeti!
Türkiye'nin ihtiyacı;
*silahsız bir Türkiye, demokratik bir Türkiye ve hepsinden önemlisi hukukta gerçekten eşit vatandaşların Türkiye'sidir.*
Gerisi mi?
Gerisi, bizim Tom Barrack'ın...
Pardon!
*Bizim Ehsan Tarlakuşu'nun akçesinin, kimin kasasında geçeceğine bakar!*