Gün içinde yanından geçip gittiğimiz, fark etmeden tükettiğimiz kaç hayat, kaç sızı var? Bazı kelimeler sadece sözlükte yaşayan kuru birer kavram değil; ruhumuzun derinliğini ölçen birer mihenk taşıdır. Bu hafta merceğimize aldığımız “Duyarlılık” da tam olarak böyle. Etimolojik köklerinde “hissetmek, anlamak ve fark etmek” gibi hayati duraklar barındıran bu kavram; sadece dünyada olup bitenleri “bilmek” demek değildir. Zira duyarlılık; dünyada olup biteni sadece izleyen pasif bir göz olmaktan çıkarıp, o bilginin kalbe dokunmasıyla başlayan bir uyanıştır. Sadece dışarıdaki yangını görmek değil, o yangının ısısını kendi ruhunda hissetmek; bilgiyi yük olmaktan kurtarıp, dünyaya sunulan asil bir nezaket borcuna dönüştürmektir.
Hassasiyet: Ayırt Etme Sanatı
Çoğu zaman “hassasiyet” ile eş anlamlı kullanırız duyarlılığı. Bir müzisyenin kulağındaki hassasiyet, notaların arasındaki o ince nüansı nasıl ayırt ediyorsa; duyarlı bir insan da hayatın içindeki ince çizgileri öyle fark eder. Duyarlılık; gururu kibirden, ilgiyi meraktan, hüznü ise bir boşluktan ayırt edebilme yeteneğidir. Kendi iç dünyamızdaki duyguların rengini seçemediğimiz anlarda, elimize bir fener vererek karmaşayı aydınlatmaktır duyarlılık.
Empatiden Öte: Gönül Cömertliği
Duyarlılık çoğu zaman empatiyle karıştırılır. Evet, empati bir başkasının ayakkabılarıyla yürümektir; ancak duyarlılık daha geniş bir sahayı kapsar. Empati insana dairdir; duyarlılık ise doğaya, hayvana, suya, ormana, hatta zamana karşı gösterilen bir ihtimamdır. Bu erdem, cömertlik ile kol kola yürür. Çünkü duyarlı olmak, sadece fark etmek değil, fark ettiğin o eksiklik için özveride bulunabilmektir.
İnancın ve Sorumluluğun Gereği
Bizim medeniyet tasavvurumuzda duyarlılık, “nemelazımcılık” duvarını yıkan en güçlü silahtır. Kendimiz için istediğimiz iyiliği, başkası için de aynı iştahla istemektir. Bir Müslümanın şiarı olan bu haslet; anne babaya hürmetten, sokaktaki açın derdine, ormandaki bir fidanın susuzluğundan, vaktin israf edilmemesine kadar geniş bir sorumluluk ağını kapsar.
Yüce Rabbimiz, “Sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez.” (Maide/105) sözleriyle bizi uyarırken, aslında vurdumduymazlığın insanı nasıl çürüteceğine işaret eder. Duyarlı bir gönül; dünyanın neresinde olursa olsun bir mazlumun ahını kendi yüreğinde duyan, emanet edilen bu yeryüzünü kirletmeden, incitmeden bir sonraki nesle devretme gayretinde olandır.
Bal Arısı Misali
Efendimiz (s.a.s), mümini bal arısına benzetir. Bal arısı sadece temiz olanı yer, güzel olanı üretir ve dokunduğu hiçbir şeyi ne döker ne de kırar. İşte duyarlılık, tam olarak bu “kırmadan, dökmeden, ihya ederek” yaşama sanatıdır.
Unutmayalım ki; çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, sadece maddi imkanlar değil; onlara çevresine, vaktine ve tüm insanlığa karşı duyarlı bir kalp bırakabilmektir. Çünkü yaşanabilir bir dünya, ancak hissettiklerini eyleme dönüştüren duyarlı insanların omuzlarında yükselecektir.
Bir nefes alıp bir düşünelim: En son ne zaman bir başkasının sızısını kendi kalbimizde hissettik? En son ne zaman “bana ne” demek yerine “sorumluluğum nedir” diye düşündük?
Gelecek hafta duyarlılığın farklı boyutlarında buluşmak ümidiyle...