Geçtiğimiz hafta, "Duyarlılık" kavramının kalbimizde yaktığı o ilk çıradan, dünyayı sadece izleyen pasif bir göz olmaktan çıkıp, sızıyı hissetme uyanışından bahsetmiştik. Peki, kalpte başlayan bu uyanış, zihne ve ellere ulaşmazsa ne olur? Hissetmek, tek başına bir yanlışı düzeltmeye ve insan olmanın getirdiği o asil sorumluluğu taşımaya yeter mi? Bu hafta, duyarlılığın bir üst basamağına adım atıyoruz: Fark ettiğimiz o sızıyı, adalet ve etik bir sorumlulukla eyleme dönüştürmek. Çünkü duyarlılık bir niyetse, adalet ve etik o niyetin ete kemiğe bürünmüş halidir.
Adalet: Duyarlılığın Hakikat Terazisidir
Duyarlılık bizi bir haksızlığa karşı öfkelendirebilir veya bir mazlum için hüzünlendirebilir; fakat bu duygunun yönünü tayin eden pusula adalettir. Adalet, sadece mahkeme salonlarında dağıtılan hukuki bir terim değil; her şeyi ait olduğu yere koymak, hakkı hak sahibine teslim etmektir.
Duyarlı bir insan, adaleti kendi çıkarının başladığı yerde biten bir esneklik olarak görmez. Aksine, onun adaleti çifte standartlardan uzaktır; yakınlarının, hatta kendisinin aleyhine bile olsa doğrunun yanında durabilme cesaretidir. Nitekim Yüce Rabbimiz Nisâ Suresi 135. ayette şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”
Bu ilahi ikaz, bize adaletin manevi bir omurga olduğunu hatırlatır. Duyarlılık kalbi yumuşatırken, adalet o kalbe sarsılmaz bir duruş kazandırır.
Sözden Eyleme: Etik Yaklaşım ve Emanet Bilinci
Günümüz dünyasında en büyük yanılgılarımızdan biri, “kötülüğe karşı sadece “üzülmekle yetinmektir”. Oysa etik bir yaşam, üzülmenin ötesinde bir “yükümlülük” gerektirir. Sadece bencilce kendi hayat alanımızı temiz tutmak yetmez; çevremizde dönen haksızlıklara, kul hakkına, doğanın talan edilmesine karşı ahlaki bir duruş sergilemek zorundayız.
İslam medeniyetinde etik, “Emanet” kavramıyla şekillenir. Aldığımız nefes, tükettiğimiz su, emrimize verilen makam, yanımızda çalışan insanın emeği, hatta sokaktaki sahipsiz hayvanın canı bize birer emanettir. Etik yaklaşım, bu emanetlerin üzerinde bir “hak” olduğunu bilmektir. Kul hakkının sadece maddi bir borç olmadığını; bir insanın onurunu zedelemek, emeğini küçümsemek veya hakkı olanı geciktirmek olduğunu fark ettiğimiz an, toplumsal adalet de kendiliğinden tesis edilecektir.
“Eliyle, Diliyle, Kalbiyle...”
Efendimiz (s.a.s), inancın ve etik sorumluluğun eylemsel haritasını şu muazzam hadis-i şerifle çizer:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu imanın en zayıf derecesidir”.
Bu nebevi ölçü, duyarlılıktan adalete giden yolun aşamalarıdır. Kalple buğzetmek (yani duyarlılık göstermek) ilk adımdır ancak hedef, kötülüğü el ve dil ile (yani hukukla, ahlakla, yapıcı eylemle) kalıcı olarak düzeltebilmektir. Nemelazımcılığın konforlu alanından çıkıp, taşın altına elini koyabilmektir.
Aynadaki Yüzümüzle Yüzleşmek
Duyarlılığımızı adaletin terazisinde tartıp, etik değerlerle hayata dökebiliyor muyuz? Bir adaletsizlik gördüğümüzde “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sessizliğine mi gömülüyoruz, yoksa “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturuyla mı doğruluyoruz?
Unutmayalım ki; adil ve ahlaki bir dünya, sadece gökyüzünden inecek bir mucize değil, hissettiği sızıyı adaletin ve etiğin rehberliğinde iyiliğe dönüştüren insanların eseridir.
Gelecek hafta, bu sorumluluk bilincinin hayatımızda, ailemizde ve toplumda nasıl somut meyveler vereceğini, “İhya Etme” ahlakını konuşmak ümidiyle...