İnsanlık tarihi boyunca toplumsal düzenin ve huzurun temel direği olan yardımlaşma ve dayanışma, İslam dininin de en köklü ve teşvik edici değerlerindendir. Zira İslam, insanların yalnızca uhrevi saadetini değil, aynı zamanda dünyada dirlik, düzen ve adaletin tesis edilmesini de hedeflemiştir. Kaosun, karmaşanın ve hukuksuzluğun yaşandığı bir ortamda, ahiret mutluluğunu kazanmanın zorlaşacağı bilinciyle hareket eden dinimiz, müminler arasında güçlü bir sosyal yapının kurulmasına büyük önem vermiştir.

Kur'an-ı Kerim, bu sosyal yapının temelini, sevilen şeylerin, Allah yolunda harcamaya dayandırır. Allah (cc) Kuran-ı Kerimde mealen şöyle buyurmaktadır. "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir." (Âl-i İmrân/92) bu ayet, iyiliğe ulaşmanın ve gerçek erdemliliğin, fedakârlıktan geçtiğini net bir şekilde ortaya koyar. Bu ilahi öğreti, Müslümanlar arasında "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok ihtiyaç duydukları şeyleri karşılayandır" şeklinde bir yaşam ilkesinin yerleşmesini sağlamıştır.

İslam’ın ortaya koyduğu düzen; hukukilik, ahlakilik, toplumsallık, vasatilik, evrensellik ve en önemlisi sadece Allah’a kulluk gibi temel özellikler üzerine inşa edilmiştir. Bu bütüncül anlayış, müminler arasında dayanışmayı sadece bir ahlaki zorunluluk değil, aynı zamanda toplumsal bir görev hâline getirir. İslam, bu dayanışmayı sağlayacak ilkeler, vasıtalar ve müesseseler koymuş; yardımlaşmayı engelleyen her türlü olumsuz davranışı ise kesinlikle yasaklamıştır. İyilik ve hayırda yarışmak, Allah yolunda infakta bulunmak ve toplumdaki kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmak, Kur’an’ın en çok üzerinde durduğu hususlardandır.

Sosyal dayanışmanın kapsamı, sadece maddi yardımla sınırlı değildir. Nitekim bir diğer ayette bu sorumluluk şöyle genişletilir: "Allah’a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez." (Nisâ Suresi/36) Bu emir, sosyal sorumluluğun aileden başlayıp en uzak çevreye kadar uzanan geniş bir ağı ifade eder.

Dinimizde Allah’a imandan, insanlara kötülük yapmamaya kadar uzanan binlerce hayır yolu bulunmaktadır. Bu yolların her biri aynı zamanda toplumsal dayanışma vasıtalarıdır: İş yapana yardım etmek, adâletle hükmetmek, dargınları barıştırmak, güzel söz söylemek, çevreye duyarlı olmak, yollardan sıkıntı veren maddeleri kaldırmak ve hatta diğer canlı varlıklara şefkat göstermek... Tüm bunlar, maddi ve manevi yönden insanlara faydalı olmanın yollarıdır.

Özetle, İslam'da yardımlaşma ve dayanışma, basit bir lütuf veya geçici bir iyilik olmanın çok ötesindedir. Bu, imanın toplumsal alandaki en somut ve zaruri tezahürüdür; müminler arasındaki sarsılmaz kardeşliğin temel direğidir. Yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi ve sosyal iyilikleri de kapsayan bu kutsal görev, bireyi bencillik ve kibirden uzaklaştırır. Malın en hayırlısının, insanların en çok ihtiyaç duyduğu anda karşılamak olduğu ilkesi, Müslümanı aktif bir hayırsever olmaya sevk eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim, anne babadan yakın komşuya, yetimden yolcuya kadar geniş bir yelpazedeki tüm insanlara iyi davranmayı emrederken, yalnızca fertlerin değil, tüm toplumun saadete erişmesini hedefler. Dayanışma, böylece bireyin gerçek hayır kapılarını açarken, toplumsal adaletin, huzurun ve düzenin de en güçlü kaynağı olur. Yardımlaşma ve dayanışmayı yaşam ilkesi haline getiren bir toplum, hem dünya dirlik ve düzenini sağlamış hem de ebedi ahiret mutluluğuna giden yolda sağlam bir zemin inşa etmiş olur.

Dursun MÜLAZIMOĞLU