Ortak Alanların Hakkını Vermek: Kul Hakkından Kent Hakkına

Geçtiğimiz hafta, insanın özündeki en büyük emanetlerden biri olan kelamın adaletini, ağzımızdan çıkan her sözün muhatabındaki karşılığını ve sözün izzetini konuşmuştuk. Dilin adaletini sağlayamayanın hayatın diğer alanlarında da adil olamayacağını vurgulayıp, bu hafta yönümüzü ortak yaşam alanlarımıza dönmeye söz vermiştik.

Bu hafta, bireysel dünyalarımızdan çıkıp hep birlikte nefes aldığımız o geniş sahneye bakıyoruz: Sokaklara, parklara, trafikteki sıralara, kamu binalarına, yani kısacası "bizim" olan ama hiçbirimizin tek başına “mülkü” olmayan ortak alanlarımıza...

Peki, ortak alanların hakkını vermek ne demektir?

Geleneksel medeniyet anlayışımızda “kul hakkı” denildiğinde genellikle bir insanın malına, canına ya da onuruna yapılan doğrudan müdahaleler akla gelir. Oysa kul hakkı; şahsi sınırlarımızı aştığı an, toplumun tamamını kapsayan devasa bir “kent hakkına” dönüşür. Bir kentin, bir sokağın ya da bir kamu kurumunun hakkı; o mekânı paylaşan binlerce, hatta milyonlarca insanın ortak hakkıdır.

Modern çağın getirdiği bireycilik ve ne yazık ki yükselen benmerkezcilik, bize “kendi kapımızın önünü” temiz tutmayı öğretirken, kapının dışındaki dünyayı “sahipsiz” görme yanılgısına düşürür. Oysa kamusal alan sahipsiz değil; herkesin eşit derecede sahibi olduğu, dolayısıyla sorumluluğun en yüksek olduğu alandır.

Trafik kurallarını ihlal ederek bir başkasının dakikalarını ya da güvenliğini çalmak, kaldırıma park ederek bir engellinin veya çocuk arabalı bir annenin yolunu kesmek, yeşil alanları ve parkları hor kullanıp arkamızda çöp bırakmak, kamu binalarındaki imkânları kendi şahsi konforumuz gibi tüketmek... Tüm bunlar, sadece basit birer kuralsızlık veya nezaketsizlik değildir; doğrudan yüzlerce insanın hakkına girmektir.

Bir yönetici olarak görev yaptığımız kurumun koridorlarından, bir sürücü olarak direksiyon başında beklediğimiz kırmızı ışığa; bir vatandaş olarak sıraya girdiğimiz gişeden, hafta sonu ailemizle oturduğumuz park bankına kadar her yer, bizim toplumsal ahlak sınavı verdiğimiz birer adalet terazisidir.

Adalet; sadece mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değildir. Adalet; sokakta yürürken başkasının yaşam alanına saygı duymak, kamusal imkânları kullanırken “benden sonra geleceğin de burada hakkı var” diyebilmektir. Bir kente, bir topluma ait olmak; o kentin sadece nimetlerinden faydalanmak değil, onun düzenine ve huzuruna katkı sağlama sorumluluğunu üstlenmektir.

Gelin, bu hafta da bir anlığına durup düşünelim:

  • Ortak yaşam alanlarında hareket ederken sadece kendi acelemizi mi, yoksa toplumun hakkını mı gözetiyoruz?
  • Kendi evimizde gösterdiğimiz özeni, titizliği ve nezaketi; her gün geçtiğimiz sokaklara, kullandığımız kamu mallarına da gösteriyor muyuz?
  • Yoksa kuralları sadece “yakalanma korkusu” olduğunda hatırlayıp, baş başa kaldığımızda kul hakkını unutuyor muyuz?

Unutmayalım ki, gelişmiş ve huzurlu bir toplum olmanın yolu; binaların yüksekliğinden değil, ortak alanlarda birbirimize gösterdiğimiz saygının ve adalet bilincinin yüksekliğinden geçer. Kentimizin ve ortak alanlarımızın hakkını verdiğimiz gün, toplumsal barışın en güçlü harcını hayata geçirmiş olacağız.

Önümüzdeki hafta, “Dur ve Düşün” köşemizde: Ortak alanlardaki bu sorumluluk bilincini bir adım daha öteye taşıyarak “Görünmeyen Emek ve Liyakat: Kurumsal Hayatta Adalet ve Hakkaniyet” konusunu ele alacağız. Çalışma hayatında, ast-üst ilişkilerinde, alnının teriyle değer üretenlerin hakkını teslim etmeyi ve liyakatin toplumsal adaletteki yerini konuşacağız.

Haftaya aynı köşede, hayatın ve emeğin adaletini birlikte düşünmek dileğiyle...

Hoşça kalın, dostça kalın.