Bazı günler hayatımız tek bir kararla değişiyor. Kimsenin önemsemediği, hatta bizim bile o anda neden verdiğimizi tam olarak anlayamadığımız bir kararla.

Alice’in önünden beyaz bir tavşan geçti. Koşuyordu, telaşlıydı. Üstelik bir cep saati taşıyordu ve geç kalmıştı. Alice’in önünde iki seçenek vardı: Ya olduğu yerde oturup tavşanın uzaklaşmasını izleyecekti ya da peşinden gidecekti. O, ikinciyi seçti ve hayatı bir daha eskisi gibi olmadı.

Bazen düşünüyorum, Alice tavşanın peşinden gitmeseydi ne olurdu?

Muhtemelen hiçbir şey. Eve giderdi, gününe devam ederdi. Kimse ona “Sen kimsin?” diye sormazdı. Kendisi de kendisine sormazdı belki. Çay masasındaki o tuhaf insanlarla tanışmazdı, Cheshire Kedisi’yle karşılaşmazdı, Kupa Kraliçesi’nden korkmazdı. Küçülmez, büyümez, kaybolmazdı. Ama bütün bunlarla birlikte kendini de keşfedemezdi.

Çünkü bazı yolculuklar bizi bir yere götürmek için değil, kim olduğumuzu anlamamız için vardır.

Biz büyüdükçe tavşanların peşinden gitmeyi bırakıyoruz. Çocukken merak ediyoruz, büyüyünce hesaplıyoruz.

“Ya olmazsa?”, “Ya rezil olursam?”, “Ya yanlış karar verirsem?”, “Ya kaybedersem?”

Bazen öyle çok düşünüyoruz ki sonunda hiçbir yere gitmemeyi güvenli bir seçenek sanıyoruz. Oysa hayatın bize sunduğu en güzel ihtimallerin çoğu, başında “Ya?” sorusuyla başlıyor.

Ya gidersem, ya denersem, ya başarabilirsem, ya düşündüğümden daha güzel olursa?

Belki de hayatımızdaki tavşanlar her zaman insan şeklinde çıkmıyor karşımıza. Bazen bir iş, bazen bir şehir, bazen bir bavul, bazen yıllardır kurduğumuz ama gerçekleştirmeye cesaret edemediğimiz bir hayal oluyor. Bazen de kimsenin anlamadığı bir cümleye dönüşüyor:

“Ben artık böyle yaşamak istemiyorum.”

İnsan, hayatının bir döneminde mutlaka o tavşanla karşılaşıyor. Asıl mesele onu görmek değil, gördüğünde nasıl bir karar vereceği.

Ama şunu da öğrendim: Her tavşanın peşinden gitmek zorunda değiliz. Bazen tavşan gerçekten yanlış yola götürür. Bazen gitmemek gerekir. Vazgeçmek her zaman korkaklık değildir, kimi zaman kendini korumaktır.

Fakat sırf korktuğumuz için olduğumuz yerde kalıyorsak kendimize dürüst olmamız gerekiyor.

Çünkü korku ile sezgi birbirine çok benzeyebiliyor.

Biri “Dur, burada kendini kaybedersin.” diyor.

Diğeri “Dur, çünkü değişmekten korkuyorsun.” diyor.

Hangisinin konuştuğunu anlamak için insanın biraz sessiz kalması gerekiyor.

Alice’in Harikalar Diyarı’nda en sevdiğim şeylerden biri şu: Alice oraya girdiğinde neyle karşılaşacağını bilmiyordu. Bir planı, bir haritası yoktu. Kimse ona hangi yolu seçmesi gerektiğini söylemedi. Sadece merak etti ve gitti.

Belki hayat da bizden bazen bundan fazlasını istemiyor. Her şeyi bilmemizi değil, bir adım atmamızı.

Hepimiz biraz Alice’iz aslında. Kimimiz karşımıza çıkan fırsatları korkularımız yüzünden kaçırıyoruz. Kimimiz cesaret edip yola çıkıyor ama beklemediğimiz zorluklarla karşılaşıyoruz. Kimimiz ise yanlış yerde olduğumuzu düşündüğümüz bir anda, hiç tanımadığımız yönlerimizi keşfediyoruz.

Çünkü insan bazen alıştığı hayatın dışına çıkmadan neler yapabileceğini anlayamıyor.

Şimdi Alice’i düşündüğümde ona “İyi ki tavşanın peşinden gittin.” demek istiyorum. Çünkü o tavşan onu sadece Harikalar Diyarı’na götürmedi. Kendi sınırlarının dışına çıkardı, korkularıyla yüzleştirdi ve dünyaya başka bir gözle bakmasını sağladı.

Belki hayatımızdaki bazı insanlar, yollar ve başlangıçlar da böyledir. İlk karşılaştığımızda neden karşımıza çıktıklarını anlamayız. Bazen bizi zorlar, bazen düşündüklerimizi sorgulatır, bazen de hiç beklemediğimiz kapılar açarlar.

Bu yüzden artık yaşadığım her şeyin nedenini hemen anlamaya çalışmıyorum. Bazı hikayelerin anlamı, ancak son sayfasına geldiğimizde ortaya çıkıyor.

Belki şu an ben de hayatımın bir yerinde bir tavşanın peşinden gidiyorum. Nereye varacağımı, yolun sonunda neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Ama artık belirsizliğin her zaman kötü bir şey olduğuna inanmıyorum.

Çünkü belki de hayatın en güzel tarafı şu: Nereye varacağını bilmeden yürümek ve bir gün dönüp geriye baktığında, “İyi ki o gün yerimden kalkmışım.” diyebilmek.

Alice tavşanın peşinden gitmeseydi belki hiçbir şey kaybetmeyecekti.

Ama bir şeyi de asla bilemeyecekti: Kendisi, sandığından çok daha büyük bir dünyanın içindeydi.