Merhaba kıymetli okuyucularımız, "Dur ve Düşün" köşemizin bu haftaki konusu, "Kaybolan Değerlerimiz ve İnsanlık."
Tüm insanlığın ortak duygusu olarak yaşatılan, çağlar ve coğrafyalar ötesinde anlam bulan, adeta insanlığın ortak DNA'sına kazınmış değerler vardır. Bu değerler, evrensel bir dil gibi, farklı kültürlerden, inançlardan ve yaşam biçimlerinden gelen her bireyin ruhunda yankı bulur. Sevme, sevilme, saygı, adalet, eşitlik, hoşgörü, vicdanının sesini dinleme, empati ve dürüstlük gibi kavramlar, sadece belirli bir topluma ait değildir; onlar, insan olma halimizin temelini oluşturan, bizi biz yapan ortak evrensel değerlerdir. Bu değerler, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi uluslararası metinlerde de yankı bulur, insan onurunun ve haysiyetinin temelini oluşturur.
Bir insan, yaratılışı gereği, diğer insanların sahip olduğu bu yüce özellikleri kendi bünyesinde taşır. Temelde her birimiz, iyiye, güzele, doğruya meyyal bir fıtratla dünyaya geliriz. Çocuklarımızın saf kalbinde gördüğümüz karşılıksız sevgi, haksızlığa karşı içimizden yükselen isyan, bir felaket karşısında duyduğumuz ortak acı, işte bu evrensel değerlerin insandaki tezahürüdür. Bu değerler, bireyin iç huzurunu sağlamanın yanı sıra, toplumsal uyumu, barışı ve ilerlemeyi de mümkün kılan yegâne harçtır.
Peki, günümüz dünyasında bu denli temel ve evrensel olan değerler, neden bir sis perdesinin ardına saklanmış gibi duruyor? Baş döndürücü teknolojik ilerlemeler, bireyselliğin yüceltildiği bir yaşam felsefesi ve sürekli bir şeye yetişme kaygısı, bizi adeta kendi içimize hapsetti. Hızlı tüketim kültürü, anlık tatmin arayışı ve yüzeysel ilişkiler, derinlikli bağlar kurmamızın, karşılıklı empati geliştirmemizin önüne geçti. Maalesef, bu hızlı akışın içinde, sabır, kanaat, şükür, vefa gibi köklü değerlerimizin sesini duymakta zorlanır olduk. Komşuluklar seyreldi, yüz yüze sohbetler sanal ekranlara taşındı, yardımseverlik yerini çoğu zaman duyarsızlığa bıraktı.
Bu kayboluş, aslında sadece kültürel bir erozyon değil, insanlığın ortak vicdanında açılan derin bir yaradır. Eğer bir toplumda güven, saygı, adalet ve sorumluluk gibi evrensel değerler aşınırsa, o toplumun temel direkleri sarsılır. Vicdanın sesi kısıldığında, güçlünün zayıfı ezdiği, adaletsizliklerin sıradanlaştığı, eşitsizliklerin derinleştiği bir dünya kaçınılmaz hale gelir. Toplumsal huzurun yerini kaosa, dayanışmanın yerini yalnızlığa bırakması, bu değerlerin göz ardı edilmesinin acı bir sonucudur.
Ancak bu gidişat bir kader değildir. Bizler, tarih boyunca sayısız zorluğun üstesinden gelmiş, her seferinde kendi içindeki iyiliği ve dayanma gücünü yeniden keşfetmişizdir. Kaybolan değerlerimizi yeniden bulmak ve onlara sarılmak, hepimizin ortak sorumluluğudur. Bu, büyük teorilerden ziyade, küçük ama samimi adımlarla başlar: Bir çocuğa dürüstlüğü öğretmekle, yaşlı birinin elini tutmakla, haksızlığa karşı sessiz kalmamakla, farklı olana hoşgörüyle yaklaşmakla... Kısacası, içimizdeki insanlığı yeniden uyandırmakla başlar.
Teknolojiyi reddetmeden, modern yaşamın imkanlarından faydalanarak da evrensel insani değerlerimizi koruyabiliriz. Önemli olan, kalbimizin pusulasını hakikate ve vicdanımıza doğru çevirmektir. Geleceğimizi inşa edecek olan tuğlalar ne kadar parlak olursa olsun, eğer harcı sevgi, saygı, adalet ve vicdan gibi evrensel değerlerden oluşmuyorsa, o bina en ufak sarsıntıda yıkılmaya mahkumdur.
Haydi, yeniden hatırlayalım ve değer verelim: Kendimize, birbirimize, doğaya, iyiliğe, dürüstlüğe, merhamete... Çünkü kaybolan evrensel değerlerimiz, aslında kaybolmaya yüz tutan insanlığımızın ta kendisidir. Ve insanlık, ancak bu değerlere sıkıca sarıldığında, gerçek bir yükselişe ulaşabilir.