Bu yazı, yere serdiğini sırtına geçirmeyen yiğitlere gelsin!

Aşağıda okuyacağınız hikâye, merhum Ömer Seyfettin’e ait. Mükemmel yazmış Allah için. Bildik, okuduğumuz incili kaftan hikâyesi.

Özeti şu; Büyüklenmek, böbürlenmek Allah’a mahsus da, bakıyorsun çevrene, kendini kraldan çok kralcı ilan eden sahte krallar var.

Ne diyordu merhum Sakıp Sabancı’nın babası Ahmet amca, “Gurur ahmaklık, kibir eşşekliktir!” demişti ki mezar taşında yazılı üstelik.

Kimse kibirlenmesin, kimse böbürlenmesin, kimse dağları ben yarattım  demesin, kimse ben ne dersem o olur diye kibrin, gururun esiri olmasın!

Herkesin alternatifi var bu şehirde. Siyasetçisinin de, belediye başkanının da, gazetecisinin de, sivil toplum kuruluş önderlerinin de…

Atanmış bürokratlara lafımız yok zaten!

Gün gelir, o kibir, o büyüklük taslama, o tepeden bakma, o güç zehirlenmesi, sizi de zehirler, bitirir, ecelinizden evvel tahtalı köye gönderir.

*

Hikâyeler hep öyle başlar ya, biz de öyle yapalım; zamanın behrinde, ürkütücü, öfkeli, kimsenin yanına yaklaşmayı cesaret edemediği bir şah varmış, azıcık öfkelenirse, hemen kelle alırmış.

Sultan bu Şah’a elçi göndermek istemiş. İstemiş ama kimi gönderecekler, mangal gibi yürek ister, aranmış taranmış, şöyle gözünü budaktan sakınmayan, yüreği altı okkalı bir delikanlı bulmuşlar. ‘Gider misin?’ diye sormuşlar, o da ‘Giderim’ cevabını vermiş. Hadi uğurlar ola demişler, yola çıkmış.

Mangal yürekli delikanlı yola çıkmadan önce kendisine pembe incili kaftan almış. Dere tepe gitmiş, şahın sarayına varmış, huzura çıkmış, bir de bakmış ki, ne oturacak divan var, ne koltuk, tabure bile yok.

‘Vay bre densizler, belli ki beni ayakta durmaya mecbur etmek istemişler!’  diye düşünmüş, sırtındaki pembe incili kaftanı şak diye çıkarmış, yere sermiş, üstüne oturmuş.

Şah mosmor olmuş tabii… Babayiğit delikanlı uzatmış sultanın mektubunu, sonra da müsaade bile istemeden kalkmış, kapıya yürümüş.

Salon buz kesmiş… Şahın vezirleri pembe incili kaftanı yerden alıp, ‘Bunu unuttun’ diye arkasından seslenmişler. Bizim koç yiğit delikanlı, şöyle bir gülümsemiş yandan yandan, ‘Biz yere serdiğimizi bir daha sırtımıza komayız!’ demiş, çıkmış gitmiş.

Şah bir kere daha morarmış, pembe incili kaftana bakakalmış.

*

Pembe incili kaftan'la başladık, anonim fıkrayla bitirelim bari. Zaten herkesin de bildiği bir fıkra ama olsun, biz biri hatırlatmada bulunalım istedik!

Padişahın en kahraman fedaisi, atının sırtında kasıla kasıla gelmiş, gümbür gümbür gümbürdeyen köslerin, çın çın çınlayan zurnaların eşliğinde saraya girmiş, rakkaseler, soytarılar etrafında pervane olmuş, ahali bir alkış bir kıyamet, coşkulu sevinç tezahüratlarını selamlaya selamlaya huzura çıkmış…

Bir de bakmışlar ki, üstü başı kan revan içinde.

Padişah “Hayırdır?” diye sormuş, “Nereden böyle? Sonra ne bu halin!”

Fedai gurur dolu davudi ses tonuyla izah etmiş, “Garptaki, şimaldeki, cenuptaki bütün düşmanlarınızı tarumar ettim, alayını yaktım, yıktım, geldim” demiş.

Padişah sevinmekle şaşırmak arasında; “İyi de” demiş, “Benim oralarda düşmanım yok ki?”

Divan-ı hümayun buz kesmiş…

Fedai o anda dank eden kafasını şöyle hafifçe öne bükmüş; “Artık var” demiş!

*

Gerek yazılarımda, gerekse KENT KULİSİ canlı yayınlarımda, şahsım şehrin sorunlarına ve bu şehirden sorumlu olduğunu ileri süren etkili ve yetkili kimseler için (siyasiler de dâhil) söylediklerimin arkasındayım, milyon kez de imzamı atarım. Çekineceğim, korkacağım lafı da söylemem, feriştahı da olsa gerçeklere karşısında susturamaz!

Bu medya mahallesinde bir deli aranıyorsa, çok uzağa gitmeyin!

*

Netice itibariyle…

Dün ne dediysek, bugün de o…

Bu yazıyı yere serileni sırtına geçirmeyen yiğitlere ithaf ettim ama kaldıysa tabi.

YORUM EKLE