Tarihin en şiddetli istilalarından biri olan Moğol istilası, Orta Asya Türklüğü ve medeniyeti için ağır neticeler, Anadolu’da bilhassa 1277’den sonra büyük sarsıntılar vücuda getirmesine mukabil, Anadolu’nun Türkleşmesinde mühim bir amil olmuştur. Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya nasıl sel halinde insan akını olmuşsa Moğol istilası sonrasında da Türkmen kitlelerinin Anadolu’ya göçleri hızlanmıştır. Moğol kıtalinden kaçan Türkmen grupları Anadolu’nun uç bölgelerine kadar sürüklenmiş, bunun neticesinde de Anadolu’nun Türkleşmesi büyük oranda tamamlanmıştır. Anadolu Türkleştiği oranda da İslâmlaşmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması aynı anda olmuş, bu iki olay iç içe cereyan etmiştir. Çünkü Anadolu’ya göç eden gruplar içinde, tüccar, esnaf, zanaatkar, çiftçi şeklinde değişik halk tabakaları bulunduğu gibi, çeşitli İslâm merkezlerinden gelen müderrisler, Ahmed Yesevî ve halifeleri başta olmak üzere birçok tasavvuf büyüğü tarafından irşad faaliyetiyle görevlendirilmiş derviş toplulukları da vardı. XII. yüzyılda Anadolu’ya göç yoluyla gelen tasavvuf büyükleri arasında; Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî, Evhadüddîn-i Kirmânî, Hacı Bektâş-ı Velî, Necmeddîn-i Dâye ( ö.654 / 1256 ), İbnü›l-Arabî (ö.638 / 1240), Ahî Evran gibi isimleri sayabiliriz.

Dolayısıyla XIII. yüzyıl Anadolu’su için dînî ve tasavvufî hayatın canlı şekilde yaşandığı bir dönemdir dememiz yanlış olmaz. Adı geçen tasavvuf büyükleri arasında Hacı Bektâş-ı Velî konumuz için ayrı bir önemi haizdir. Zira Âşıkpaşazâde Anadolu’daki muhacirleri; gâziler, abdallar, ahîler ve bacılar şeklinde dört sınıfa ayırmış, Hacı Bektâş-ı Velî’nin bunlar içinde Bâciyân-ı Rûm’u tercih ettiğini ve önderleri Hatun Ana’ya manevî mirasını bıraktığını bildirmiştir. Hatun Ana hakkında en detaylı bilgiye Hacı Bektâş’ın Menâkıbnâme’si olan Vilâyetnâme’de rastlıyoruz. Hacı Bektâş’tan 200 küsür yıl sonra derlenmiş bu menkıbeler, içerdiği abartılı ifadelerin yanında, doğruluğunu diğer kaynaklarla tahlil edebileceğimiz bazı bilgiler de vermektedir. Vilâyetnâme’de Hatun Ana’nın diğer isimleri Kadıncık Ana, Kutlu Melek, Fatıma Hatun, Fatma Nuriye olarak geçmektedir. Vilâyetnâme’nin Fatma Bacı hakkında verdiği diğer bilgiler şunlardır; Fatma Bacı erenlerin ve dervişlerin saygı gösterdiği, Hacı Bektâş’ın uzun süre evinde kaldığı saliha bir hanımdır. Babası Sivrihisarlı Nurûddîn’dir.

Sulucakarahöyük’te İdris’le evlenmiş, Hacı Bektâş’ın kerametiyle bu evlilikten yedi oğlu olmuştur. Erenler meclisine sofralar düzüp, misafirleri ağırlamış, bütün servetini erenler yoluna harcamıştır. Vilâyetnâme’de geçen Fatma Bacı hakkındaki övücü ifadelerle, Âşıkpaşazâde’nin “Hacı Bektâş nesi varsa Hatun Ana’ya emanet etti” şeklindeki beyanlarını bir araya getirirsek, Hacı Bektâş’ın manevi otoritesini, ermiş bir hatuna emanet edip, bu dünyadan göçtüğünü söyleyebiliriz. Hacı Bektâş’ın yerine bir kadını vekil bırakması XVI ve XVII. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal hayattan çekilmiş kadınlarını düşündüğümüzde hayli ilginç bir durumdur. Söz konusu çelişki nedeniyle araştırmacıların bir kısmı Bâciyân-ı Rûm’un varlığından şüpheye düşmüşlerdir. Oysaki her dönemi kendi özel şartları çerçevesinde değerlendirmek daha doğru bir yaklaşımdır. Kaldı ki Bektaşiliğin kadın husundaki olumlu tavrı günümüzde dahi süregelmektedir.

Tasavvuf tarihi araştırmacısı Annemarie Schimmel de Osmanlı’da kadınlara en çok fırsat tanıyan tarikatın Bektâşilik olduğu kanaatindedir. Bektâşilikte kadın unsurunun öne çıkmasında tasavvuf düşüncesinin diğer İslamî disiplinlere nazaran kadına daha çok faaliyet imkânı tanımasının yanında eski Türk kültüründe kadına verilen değerin etkisi göz ardı edilemez. Eski Türk kültüründe kadınların içtimaî ve siyasî mevkileri açısından önemli bir konumda oldukları görülmektedir. Nizâmülmülk, bu konuda şunları söyler: “Türkistan Hakanları devlet işlerinde hatunlarla müşavere eder ve onların fikirlerini üstün tutarlardı. Türkmen Padişahları (yani Selçuklular) da onlar gibi hatunlara büyük bir mevki verirler.”

Karahanlılar’da ve Selçuklular’da Terken ünvanını taşıyan hükümdar zevceleri sadece hükümdarlara ve siyasî hadiselere tesir etmekle kalmıyor; bizzat idare ve siyaset içinde mühim roller oynuyorlardı. Nitekim Terkenlerin kendilerine ait yurtluk vilâyetleri, bunları idareye memur divân teşkilatları, askerleri ve kendi hazinelerine akan mühim gelirleri vardı. Bu durumları ile kadınlar feodal devlet bünyesinde, iktâ ve asker sahibi beyler gibi, mühim bir mevki işgal ediyorlardı. Onlar bu kuvvetleri sayesinde yalnız siyasî değil, bazen askerî müdahaleleri ile de etki ediyor ve hatta büyük meseleler çıkarıyorlardı.

Kısacası; İbn Battûta’nın verdiği bilgiler, Ö. L. Barkan’ın araştırmaları, Danişmendnâme, Dede Korkut ve Menakıbnâme gibi eserler, Anadolu’da kadınların çok önemli siyasî, askerî ve sosyal faaliyetlerde bulunduğuna dair öneklerle doludur.

Türk kültüründeki bu özgün kadın telakkisi, İslâm’ın kabulünden sonra kendini daha ziyade tasavvuf hareketi içinde göstermiştir. Türkmenlerden oluşan Bektâşî tarikatında da bu durumun yansıması görülmüştür. Bektâşî geleneğinde tarikatın kadın mensuplarına “bacı” denir ve Bektâşîler “bacı” dediği yol kardeşini Hakk’a hizmette kendinden aşağı ve hor görmez. Bâciyân-ı Rûm’un görmüş oldukları hizmetleri anlamamızda Ömer Lütfi Barkan’ın 1942 yılında Vakıflar Dergisi’nde yayınladığı “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler” isimli makalesi meseleye ışık tutmaktadır. Vakıf defterlerinin kayıtlarının yer aldığı makalede, [63,74,32,81] numaralı kayıtlarda Kız Bacı, Ahi Ana, Sakari Hatun, Hacı Fatma zaviyelerinin kurucuları kadınlardır.

Yine bazı zaviyelerin şeyhleri de kadınlardandır. Bu hususta bir misal olarak [43 mükerrer] numaralı kaydı zikredebiliriz: “Kütahya evkafı içinde Od Yakan Baba nâmındaki dervişin bir köyde bina ettiği tekke, civardan gelen adaklar ve kurbanlarla az zamanda inkişaf bulup dinî mühim bir merkez haline girmiştir ve bu inkişafta bu zaviyeyi idare etmiş olan Hacı Bacı nâm sâliha ve mütedeyyine ehl-i velayet hâtunun ve kendisinden sonra yerine geçen Hundi Hacı nâmhâtûnun ve ondan sonra zikrolan ocağı ihya etmiş olan Sume Bacı nâm bir aziz ve satiha ve bakire hâtûnun büyük hizmetleri olmuştur. Ve hattâ bu sonuncu Bacı, kendi zamanında tekkeye maylettiği çiftliklerle, bağ, bahçe, değirmen ve sairenin, kendi ölümünden sonra akrabasından kimsenin müdahale etmemesi için, kendi parasiyle temin edilmeyip hayrât-ı müslimînden toplanan para ile satın alınmış olduğunu herkesin önünde ikrar ve zabta geçirmiştir.” Zaviye kuran ve idare eden bu kadınların faaliyetlerini Bâciyân-ı Rûm’un Anadolu’nun İslâmlaşmasında ve Türkleşmesinde ortaya koydukları hizmetler çerçevesinde değerlendirebiliriz. Nitekim Barkan, Âşıkpaşazâde’nin kayıtlarda ismi geçen zaviye şeyhleriyle Bâciyân-ı Rûm’u kastettiği görüşündedir.

Vakıf kayıtlarından da anlaşıldığı üzere Anadolu bacılarının tasavvuf yaşantılarının temelinde Horasan menşeli fütüvvet ve melâmet anlayışlarının etkisi görülmektedir. Bacıların fütüvvet anlayışları îsar merkezlidir; fakir ve kimsesizlere yardım etme, kendini hizmete adama, iyiliği yayma, insanları sevip onlara karşı hoş görülü olma şeklinde tezahür etmiştir. Bacı teşkilatı içinde “Fatma” isminin öne çıkması dahi fütüvvet anlayışının bu teşkilata etkisini az da olsa gösteren bir unsurdur. XIII. yüzyıl Anadolu’sunda hanım sufilerin faaliyetlerini Sadece Hacı Bektâş-ı Velî’nin müritleriyle sınırlamak yanlış olur. Zira Bektâşîlik gibi Anadolu’da teşekkül etmiş Mevlevîlik’te de kadın müritlerin hizmetleri dikkat çekmektedir. Dönemin atmosferini anlamamız için hayli faydalı bu şekil rivayetlere Eflâkî’nin Menâkıbü’l-ârifîn’inde sıkça rastlamaktayız. Mevlânâ’nın yakın çevresinde her kesimden birçok kadın müridi vardı.

Eflâkî, Mevlânâ’nın mürideleri arasında Muînüddin Pervâne’nin karısı Gürcü Hatun’la, Sultan Rukneddîn’in karısı Gömeç (Gumaç) Hatun’u saymıştır. Bu üst tabakaya mensup kişilerin hanımlarının yanında işçi ve esnaf eşleri de Mevlânâ’ya müride olmuş, sema meclisleri düzenleyip şeyhlerini davet etmişlerdir. Şeyhleri geldiğinde de birlikte sema ettikleri rivayet edilmiştir.

Mevlevîliğin müsseseleşmesiyle de, tarikatte kadın halifelere rastlamaktayız. Konyalı Hoşlika Hatun, Tokat’ta halifedir ve o civarın büyükleri onun mürîdi olmuşlardır. Yine Divane Mehmed Çelebi’nin oğlu Şah Mehmet Çelebi’den sonra kızı Destinâ, Karahisar Tekkesine mütevellî olmuş, hırka ve külah giymiştir. Küçük Mehmet Çelebi’nin vefatı üzerine yerine büyük kızı Güneş Han geçmiş, saliklerin sulûk ve terbiyeleriyle ilgilenip fiilen şeyhlik ve halifelik yapmıştır. Başında destarlı sikke, sırtında hırka olduğu halde mukabele idare etmiştir.

Ne yazık ki, sonraki dönemlerde Mevlevîlikte kadına tanınan serbestlik sınırlanmış, kadınlar mukabeleyi kafes arkasından dinlemeye başlamışlar, aynı cem’lere alınmamış, meydan-ı şerife girme, ikrar verme ve çile çıkarma geleneğine katılmaz olmuşlardır.

Görüldüğü üzere Bektâşî ve Mevlevî tarikatlerinin ortaya çıktığı dönemlerde kadınlar tarikat içinde etkin bir şekilde görev almakta idi. Bu noktadan hareketle şöyle bir soru sorulabilir: Acaba Âşıkpaşazâde Bâciyân-ı Rûm tabiriyle tek bir tarikatın kadınlar kolunu mu yoksa mevcut tarikatlerin kadın müritlerinin faaliyetlerini mi kastetmiştir? Kanaatimce Âşıkpaşazâde’nin muhacirler içinde kadınlardan ayrı bir zümre olarak bahsetmesinde söz konusu dönemde hizmeti geçen tüm sufi hanımların etkisi olmakla beraber, kendisi Bâciyân-ı Rûm tabiriyle ağırlıklı olarak Bektaşî kadınlarını işaret etmiştir. Zira sadece bacılar değil abdal, ahî, gazi gibi saydığı diğer zümreler de daha ziyade Bektaşiliğe yakın oluşumlardır.

Ayrıca çoğunluğunu göçer Türkmen kadınlarının oluşturduğu Bektâşî kadınlarının, çoğunluğu şehirli ve toplumun farklı kesimlerinden müteşekkil mevlevî kadınına göre daha aktif olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim göçebe bir cemiyetteki kadının haremin rahatlığına alışmış, fazlaca işi olmayan kentli kadınla eşit olması mümkün değildir. Örneğin göçer kadın; eğerli bir ata binmeyi, erkekler ava ve yağmaya gittiklerinde obanın düzenine göz kulak olmayı, sürüye dalmaya gelen yabanî hayvanlardan obayı korumayı bilmek ve gerektiğinde saldırılara karşı obayı savunacak güçte olmak zorundadır.

Şu bir gerçek ki yerleşik düzene geçilmesi, özellikle de kent yaşamı zaman içinde Anadolu kadınının sosyal yönünü zayıflatmıştır. Bâciyân-ı Rûm’un oluşumundan kısa bir süre sonra etkinliğini kaybetmesinde yukarıda bahsettiğimiz üzere Türkmen kitlelerin yerleşik hayata geçmelerinin etkisi olabilir. Yine de Teşkilat kuruluşundan iki asır sonra tamamen dağılmasına rağmen IX/XV. yüzyıl tarihçisi Âşıkpaşazâde’nin onlardan bahsetmesi, Bacıların geçmişte, isimlerini iki asır sonrasına ulaştıracak kadar önemli hizmetler yapmış olduklarını göstermektedir. Sadece bâciyân-ı rûm değil Âşıkpaşazâde’nin sözünü ettiği diğer zümrelerin de XV. yüzyıldan sonra etkinliklerini yitirdiğini görüyoruz. Bunlar içinde en uzun soluklu olan ahî teşkilatı dahi XV. yüzyıl sonlarına doğru diğer birçok fonksiyonunu geri plana bırakarak birer sosyo-ekonomik kuruluşlar halini almıştır.

Ahî birliklerinin özerkliklerini kaybetmesinin en önemli nedeni bu asırlarda Osmanlı Devleti’nin güçlü bir siyasî otorite kurmasıdır. Osmanlı Devleti’nin siyasî sosyal her alanda kaydettiği ilerleme, önceki yüzyılların sosyal kurumlarına ihtiyacı ortadan kaldırıyordu. Örneğin, Yeniçeri ordusu gibi, ordu birliklerinin kuruluşundan sonra, Gâzîlerin meslek loncalarına gerek kalmamıştır. Sonunda Âşıkpaşazâde’nin, Bâciyân-ı Rûm’la beraber bahsettiği; Ahîler ve Abdallar, Bektâşî tarikatına sığınıp yavaş yavaş tarih sahnesinden çekildiler. Toplumda artan dînî taassubun etkisiyle de, tıpkı ahîler gibi, sosyal kurumlarla tasavvufî oluşumlar arasındaki uzlaşmayı temsil eden Bâciyân-ı Rûm da ortadan kayboldu. Söz konusu oluşumların varoluş amacı olan Anadolu’nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi de bu asırlarda büyük oranda gerçekleşmişti. Ve artık Anadolu çok sayıda tarikatin faaliyetine ev sahipliği yapmaktaydı

Muhabir: Mahmut Beyaz