DÖŞ CEBİ
Mehmet Yaşar
Sırrını Dizelere Fısıldayan Maraşlı Kadınlar
“Maraş’ta denk geldiğiniz her üç kişiden beşi şairdir.” Bu latife, öyle alelade bir latife değildir. İçinde büyük bir hakikati barındırır. Kahramanmaraş’ımızın özellikle son yüzyılda Türk edebiyatına, bilhassa da Türk şiirine kazandırdığı isimlere bakınca bu latifenin muhtevasındaki hakikat kendini hemencecik ele verir.
Türk şiirinin zirve isimlerini yetiştiren şehrimiz, asırlardır içe doğru derinleşen o meşhur edebî damarıyla bilinir bilinmesine de bu zengin mirasa daha yakından baktığımızda, coğrafyanın içe dönük yapısı ve toplumsal kabuller nedeniyle uzun süre gölgede kalmış, şiirlerini saklamak, hatta korkuyla yakmak zorunda bırakılmış derinlerden gelen bir kadın feryadı duyulur.
Bu hafta Döş Cebimizde, kulaklarımızın bu feryadı duymasına vesile olan, tabiri caizse bir görünmezlik perdesini aralayan ve Maraş’ın edebiyat tarihindeki önemli boşluğunu dolduran “Osmanlı’dan Bugüne Maraşlı Kadın Şairler” adlı kitabı misafir ediyoruz.
Doç. Dr. Ayşe Hilal Kalkandelen ve Büşra Seçen tarafından titiz bir saha araştırması ve içerik analiziyle yayına hazırlanan bu kıymetli eser, Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları tarafından 2025 yılının Aralık ayında edebiyat dünyamıza kazandırılmıştır. Eser, bir yüksek lisans tezi çalışmasından üretilmiş olup tezkirelerin, antolojilerin ve dergilerin satır aralarında kalmış tam 359 kadın şairimizin izini sürerek birçoğu edebiyatımızın tozlu raflarında unutulmuş bu kıymetli isimleri, bugünün okuruyla yeniden buluşturmaktadır.
Kitabın sayfalarını araladığınızda, karşınıza çıkan şey sadece kuru bir biyografi ve eser derlemesi değildir. Kalkandelen ve Seçen, şairlerimizi bu kadim şehrin coğrafyasıyla, tarihiyle, hüznüyle, acısıyla ve edebiyatın o en canlı damarı olan dergicilik faaliyetleriyle harmanlayarak adeta bir şehir panoramasının içine, olması gerektiği gibi yerleştirmişler. Sayfalar arasında gezinirken, rakamların ötesinde adeta bir kültür haritasında yolculuğa çıkıyoruz: Afşin’in dağlarından yükselen 78 ses, Andırın’ın kuytularından süzülen 77 yürek ve Elbistan ovasından duyulan 59 âvâzın izleri, bu coğrafyanın edebiyat iklimine dair önemli işaretler veriyor.
Kadın şairlerimizin ilham pınarında, her ne kadar başlangıçta geleneksel bir iç dökme ve dert ortaklığı arayışı var gibi görünse de şiirlere derinlemesine baktığınızda estetik kaygıların estirdiği o güçlü rüzgârı da hissediyorsunuz. Bununla birlikte onları sadece kendi mahrem köşelerinde kendi hüzünleriyle baş başa kalmış olarak değil, aksine Milli Mücadele’nin o destansı direnişini, gurbetin dindirilemez sızısını, haksızlıkları, toplumsal acıları mısralarına nakış nakış işleyen birer şahit olarak da görüyorsunuz. Dolayısıyla kitap bu yönüyle Maraş kadınının sessizliğinden doğan ama o sessizliği kelimelerin gücüyle dağıtarak mahalli olduğu kadar evrensel duyguları da taşıyan bir “söz şöleni” niteliği taşıyor.
Eserin içeriğinden örneklere baktığımızda, bu toprakların kadınlarının hece ölçüsünün en zor formlarında bile nasıl usta işi ürünler çıkardıklarına da hayretle şahitlik ediyoruz. Mesela Kültür Bakanlığı tarafından 2019’da “Kalem Halk Şairi” ünvanı verilen Nurgül Kaynar Yüce’nin, içinde dudak ünsüzleri (p, b, f, m, v) bulunmayan ve söylenmesi en zor türlerden biri sayılan "Lebdeğmez" tarzıyla yazdığı 14 kıtalık “Oğul” şiiri, bu ustalığın en somut kanıtlarından biridir.
"Şu yalan dünyanın olur her rengi
Uzak dur kirletir karası oğul
Değil ise yârin gönlünün dengi
Yanar yüreğinin çırası oğul..."
Eserde Kahramanmaraş’ın tek kadın divan şairi olarak tespit edilen ve âmâ olduğu bilgisi verilen Hafız Kız da divan edebiyatının o ağdalı ve vakur diliyle Allah’a olan teslimiyetini ve acziyetini şu münacatıyla kayda geçirmiştir:
"Yüz sürer, eyler temennî, yalvarır, dergâhına.
Lütfedüp eyle hidâyet, yâ ilâhel âlemin."
Kitapta son dönem şairlerimizin de sesleri yankılanmaktadır tabi ki. Bu dönemden de bir örnek paylaşalım. Çağlayanceritli şair Selma Dolgun’un bir şiirinden kadınlarımızın sitemlerine tercüman olacak bir alıntı yapalım:
"Vazosuz evlerin
Çiçek alınmayan kadınları,
Mutsuz aynaları,
Sağanak sağanak yağan gözyaşı bulutları,
Bahçelerinde yeşermeyen umutları vardır!"
Hasılı ey azizan; Osmanlı’dan Bugüne Maraşlı Kadın Şairler adlı eser sadece bir edebiyat incelemesi değil; aynı zamanda sitemini, acısını, vedasını ve umudunu solgun kağıtlara, eski camekânlara, yamalı bohçalara ve hatta buğday çuvallarına saklayarak bugüne ulaştıran kahraman kadınlarımızın bir nevi iade-i itibarıdır. Maraş’ın bağrında açan bu zarif ama dirençli çiçekleri görünür kılan, birçoğu karanlık dehlizlerde kalmış feryatları dünden bugüne, bugünden yarına taşıyan böylesi kıymetli bir eseri meydana getirdikleri için Doç. Dr. Ayşe Hilal Kalkandelen ve Büşra Seçen’e şükranlarımızı bildiriyoruz. Elleri dert görmesin.
Maşide Aydoğan Dinçer
Mahallenin Eşiği
Her mahallenin bir eşiği vardı. Bizimkisi Melahat Abla’nın kapısının önüydü. Gün daha tam aydınlanmadan orada başlayan sohbetler, akşam ezanına kadar mahallenin hafızasını tutardı.
Komşumuz Melahat Abla, kısa boylu, hafif etine dolgun, yusyuvarlak yüzlü bir kadındı. Beyaz yazmasını başına öyle bir örterdi ki sanki yüzünden nur akardı. Bizim oraların deyimiyle biraz eke, biraz da goddişti.
Eşi Ökkeş Amca her sabah namazıyla birlikte evden çıkar, akşam ezanına doğru elinde irili ufaklı poşetlerle dönerdi. Daha sokağın başında görünür görünmez küçük kızları Betül koşarak babasının bacaklarına sarılır, poşetleri büyük bir sevinçle alıp eve taşırdı. Ben ise biraz uzaktan onları seyrederdim.
Melahat Abla, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kapısının önüne bir minder atar, sessizce otururdu. Onu gören konu komşu da birer birer gelir, kimi ayağının altına küçük bir tabure çeker, kimi yerde bulduğu taşı kendine iskemle yapardı. Çok geçmeden kapının önü küçük bir mahalleye dönüşürdü.
Ellerinde mutlaka bir iş olurdu. Dantel örerler, iğne oyası yaparlar, birbirlerine yeni modeller gösterirlerdi. Bir düğünde gördükleri bir oyayı günlerce konuşur, sonra aynı modeli çıkarmaya çalışırlardı. Parmakları ilmek ilmek işlerken dilleri de durmadan çalışırdı.
Ben ise her sabah kahvaltımı bitirir bitirmez kendimi sokağa atardım. Tek derdim arkadaşlarımla oyun oynamaktı. Ama önce Melahat Abla’nın kapısının önünden görünmeden geçmem gerekiyordu.
Çünkü o yıllarda mahallede hangi büyük seni görse, mutlaka bir nasihat ederdi.
"Koşup oynayacağınıza oturun da dantel örün."
"Annenize yardım edin."
Henüz bunları yapacak yaşta değildik. Bizim ellerimiz iplikten çok ip atlamayı, misket tutmayı, seksek oynamayı bilirdi.
Bir yaz boyunca Melahat Abla kapısının önünde otura dursun, ben de her gün o sokaktan görünmeden geçebilmek için kırk takla atardım. Bazen duvar diplerinden yürür, bazen arka sokaklara sapardım. Bana seslenmeden geçebilirsem, dünyanın en mutlu çocuğu ben olurdum.
İçten içe annemin de gidip onların yanına oturmasını isterdim. Belki o zaman bana laf söylemezlerdi diye düşünürdüm.
"Anne, sen de çıkıp biraz otursana."
Ama annem hiç gitmezdi. Annemin kapı eşiğinde komşularla birlikte oturduğunu hiç hatırlamıyorum.
Mahallenin bütün haberleri önce Melahat Abla’nın kapısının önüne uğrardı. Kimin evine misafir gelmiş, kim hastalanmış, kim kız istemeye gitmiş... Mahallede olup biten ne varsa önce o eşikte konuşulur, sonra bütün sokaklara yayılırdı.
Ben ise başka mahallelere kaçardım. Arkadaşlarımla orada oynar, akşam ezanı okunmaya yakın eve dönerdim. O günlerde dünyanın en büyük mutluluğu, Melahat Abla’nın kapısının önünden görünmeden geçebilmekti.
İp atlamaktan ayaklarıma kara sular inmiş şekilde, koşmaktan nefes nefese kalır, dizlerim toz içinde eve dönerdim. Ama oyun oynarken ne acıkmayı bilirdim ne de yorulduğumu. Zaman, çocukların peşinden koşardı o yıllarda.
Akşam ezanıyla birlikte sokak yavaş yavaş sessizleşirdi. Melahat Abla çoktan evine çekilmiş olurdu. Evlerden yükselen yemek kokuları bütün mahalleyi sarardı. İşte o zaman açlığım da yorgunluğum da aklıma düşerdi.
Annem salçalı makarna yapmışsa değmeyin keyfime... Dünyanın en güzel yemeği oydu benim için. Yanında bir bardak ayran varsa, çocukluğun başka bir zenginliği yoktu.
Şimdi ne zaman tereyağında kavrulan salçanın kokusu burnuma gelse, önce o yaz akşamları gelir aklıma. Sonra Melahat Abla’nın kapısının önü.
Belki o eşik hâlâ yerindedir.
Ama ben, o eşiğin önünden görünmeden geçmeye çalışan çocuğu hâlâ içimde taşıyorum.
Seda Nur Çetinkaya
Kendi Lügâtimizin Oduncularıyız
Ateşin doğasında yakmak vardır. Ateş, varlığını sürdürebilmek için sürekli bir "yanış" halindedir. Her kelime de böyledir. Sözlüklerin soğuk sayfaları arasında uyuyan bir kelime, harlanmayı bekleyen bir odun parçası gibidir. Onu canlandıran, ona o kadim sıcaklığı veren şey ise insanın nefesi ve niyetidir.
İnsan, içine attığı her dertle, her sevinçle aslında kendi kelime dağarcığını besleyerek büyütür. Bazı sabahlar uyanırız, aklımızın ucunda birer kelime asılır: "Yalnızlık, ölüm, umut..." Eğer bu kelimeleri sadece harf topluluğu olarak görürsek bizi üşütür. Ancak onu yaşanmışlıklarla, kabullenişlerle harlarsak; o soğuk kelimeler bizi bir anda ısıtan bir ateşe dönüşür. İşte kelimenin harlanması tam olarak budur; harflerin dar kalıbından taşarak ruha dokunması... Eskiler, kelimelerin bir "canı" olduğuna inanırdı. Bugün modern dünya, kelimeleri hızla yakıp küle çevirse de, özgün bir düşünce hala o küllerin arasından anka kuşu gibi doğabilir. Bir yazarın kâğıda döktüğü, bir aşığın fısıldadığı veya bir annenin duasında titreyen o kelimeler, asırlar geçse de sönmez. Çünkü onlar samimiyetin ateşiyle bir kez daha harlanmıştır. Bir kelimeyi harladığınızda, o artık sadece sizin ağzınızdan çıkan bir harf topluluğu değil, muhatabınızın kalbine düşen bir kıvılcım olur. Bu kıvılcıma söylenmemiş sözler de eşlik eder. Söylenmemiş her söz, içeride bir yerde közlenmeye devam eder. Birine "iyiyim" dediğimizde, o kelimenin altındaki harlanmış "imdat" çığlıklarını sadece duymayı bilenler sezebilir. Kimimiz kelimeleri birbirine vurup kıvılcım çıkarmaya çalışır, kimimiz ise harlanmış kelimelerin başında sadece ısınmayı bekleriz. Ayrıca ateşe dokunan nasıl yanarsa, kelimeyi harlayan da o kelimenin ateşiyle yanar. Kısacası hepimiz kendi lügatimizin odunlarını taşırız. Peki ya sizin lügatinizde şu sıralar en çok hangi kelime harlanıyor; bir umut mu, yoksa dumanı tüten bir ölüm mü?
Samet Yurttaş
Aşısız Şiir
Yeniden sürgün vereceksem
Babamın ayvayı elmaya
Elmayı armuda aşıladığı yerden
Ne fark eder
Bırak karışsın yüzüm
Bir başka yüze
Köklerimden koparılan
Aykırı fışkınlarım
Güzelleştirecekse beni
Çatlatacaksam
Üzerime sıvanmış güneşle taşlaşan çamuru
Ne fark eder
Bırak kör testerelerle
Girsinler gövdeme
Gövdem
Bir başka gövdeye eklensin
Yeniden kuşlara
El uzatacaksa dallarım
Gökyüzüne yeni bir heves
Yeni bir renk katacaksa yapraklarım
İnanmışsa beni toprağa bırakan el
Ne fark eder
Bırak essin rüzgâr
Saçlarımdaki çiçek
Bir başka çiçeği döllesin
Devirecekse beni
Bırak rüzgâr devirsin
Burak Çırak
Dar Ağacı
Dar ağacı nedir ki efendim?
Darda kalanların ağacı mıdır?
Yoksa yükünü kimseye söyleyemeyenlerin, gölgesine sessizce oturduğu ihtiyar bir çınar mıdır?
Bazı insanlar vardır;
derdini insanlara değil, ağaçlara anlatır.
Çünkü ağaç dinler.
Sözünü kesmez.
Yaprağıyla "devam et" der,
rüzgârıyla içini hafifletir.
Deli dost gelir,
derdini kahkahaya sarar.
Veli dost gelir,
aynı derdi duaya çevirir.
Ali dost gelir...
Hiçbir şey söylemez.
Bazı insanların susması, uzun bir konuşmadan daha çok yer eder gönülde.
Sonra anlarsın ki,
dar ağacı odun değildir.
İnsanın en dar vaktinde sığındığı son gölgedir.
Ve her dost,
o gölgenin başka bir dalıdır.
Kimi güldürür,
kimi susturur,
kimi de yalnızca omzuna dokunur.
Meğer insanı ayakta tutan,
ağacın gövdesi değilmiş;
gölgesinde bekleyen dostlarmış.
Hacı Ahmet Eralp
Sana Değil Size
seninle bir sokakta yürüyoruz
kimse görmüyor yanımdaki seni
çiğdem örtülü bahçeler yeşeriyor
yaşama sevincinden bahsediyorsun
seninle bir sokakta yürüyoruz
yeni şeyler söylüyorsun bize
ölüm çağıran feryatlarımıza kızıyorsun
ve yokluğun tüm renkleri beliriyor
sarılıyorsun hüzünlü gülüşlerinle
yeni şeyler söylüyorsun bize
göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun
bir dostun bir dağa doğru
nasıl koştuğunu resmediyor
parmakların yeni bir nota buluyor en tepede
göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun
ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz
bulutlar adını yazmak için yarışıyor
Hazreti Su mürekkepten azizdir
tercümesi gökyüzünü ferahlatıyor
ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz
riyazet öğütlüyor ziyaretlerin
kız çocukları hala güvende değil dünyada
babaların üstü başı toz içinde
hanımeli kokusu sarıyor her tarafı
riyazet öğütlüyor ziyaretlerin
adına sarıldım bugün
sorusu o kadar bizdendi ki
sımsıkı sarıldım sana
şiir yazdı kayalara ettiği merhametle
adına sarıldım bugün
Garbi Yeli’ne sizden de bir esinti gelsin isterseniz, buyurun:
marasgarbiyeli@gmail.com