En Büyük Sınavımız: Dokunduğumuz Hayatları “Emanet” Bilmek
Geçtiğimiz hafta, büyük ve uzak dünyaları değiştirme yanılgısının bizi atalete sürüklediğinden bahsetmiş; sesimizin ulaştığı, gözümüzün değdiği o kendi küçük “etki alanımızı” güzelleştirmenin sessiz ama en büyük devrim olduğunu konuşmuştuk.
Yazıyı bitirirken de etki alanımızı daha da daraltmaya, insan ilişkilerimizin en can alıcı noktasına, yani “adalet ve emanet bilincine” odaklanmaya söz vermiştik.
Modern zamanların en büyük açmazlarından biri, nesnelerle kurduğumuz “mülkiyet” ilişkisini, yanılgıya düşerek insanlarla ve sorumluluklarımızla da kurmaya başlamamızdır. Evimize, arabamıza ya da masamızdaki eşyalara “benim” dediğimiz gibi; altımızda çalışan personele, bize işi düşen vatandaşa, hatta kendi yetiştirdiğimiz evlatlarımıza bile mutlak birer mülk gözüyle bakma hatasına düşüyoruz. Oysa hayat sahnesinde adaleti ve nezaketi kalıcı kılmanın tek bir anahtarı vardır: “Emanet bilinci”
Peki nedir emanet bilinci?
Emanet; geçici bir süre için korumamıza, gözetmemize ve hakkını vermemize bırakılan, üzerinde dilediğimiz gibi tasarruf edemeyeceğimiz her şeydir. En başta da insan ilişkileridir.
Bir yöneticinin makamı, unvanı ve maiyetindeki personeli ona mülk değil, birer emanettir. Personelinin emeği, motivasyonu, uğradığı bir haksızlık karşısındaki sessiz çığlığı o yöneticinin omuzlarındaki emanet yüküdür. Aynı şekilde, bir devlet dairesinin kapısından içeri giren, derdine derman arayan, gözünün içine umutla bakan her vatandaş, o masada oturan memur için anlık bir iş yükü değil, adalet terazisinde tartılması gereken birer emanettir. İmzalanan her evrakın arkasındaki insan hikayesini hissetmek, tam olarak bu emanet duygusuna sadakat göstermektir.
İlişkilerimizde adaleti sağlamak, sadece kanunların veya kuralların sınırlarında kalmak demek değildir. Gerçek adalet; muhatabımıza, sırf “insan” olduğu için hak ettiği değeri kesintisiz bir biçimde teslim edebilmektir. Bizler, bize emanet edilen gönülleri, makamları ve sorumlulukları hoyratça kullandığımızda, sadece o anki işi bozmuş olmuyoruz; toplumun birbirine olan güven bağını, yani o görünmez ama kutsal çimentoyu çatlatıyoruz.
Gelin, bu hafta da bir anlığına durup düşünelim: Elimizin altındakilere, yönetimimizdekilere ya da hayat yolunda bize yoldaşlık edenlere ne gözle bakıyoruz? Onları kendi egomuzun, hırslarımızın ya da konforumuzun birer aracı olarak mı görüyoruz; yoksa günün birinde hesabını incelikle vereceğimiz birer emanet olarak mı?
Emanete sadakat göstermek; güç sahibiyken de adil kalabilmeyi, gücümüzün yettiğine zulmetmemeyi, bize teslim edilen her hakkı titizlikle korumayı gerektirir. Unutmayalım ki, ilişkilerinde adalet ve emanet bilincini somut bir ahlaka dönüştüremeyenlerin; dilden düşürmedikleri büyük doğruluk ve dürüstlük iddiaları, rüzgârda savrulan kuru yapraklardan farksızdır. İnsan, ancak emanete riayet ettiği ölçüde derinleşir ve güzelleşir.
Önümüzdeki hafta, bu emanet bilincinin en rafine ve en çok ihtiyaç duyduğumuz tezahürüne; yani “Sözün İzzeti ve Kelamın Adaleti” konusuna odaklanacağız. Ağzımızdan çıkan her kelimenin, verdiğimiz her sözün birer emanet olduğunu ve dilin adaletini nasıl sağlayacağımızı konuşacağız.
Haftaya aynı köşede, “söze sadakat ve kelamda adalet” üzerine birlikte düşünmek dileğiyle... Hoşça kalın, dostça kalın.