DUR VE DÜŞÜN-2

Kapımızın Önü, Dünyanın Merkezi: Etki Alanını Güzelleştirmek

Geçtiğimiz hafta, içimizdeki o gizli adalet terazisini, yani vicdanı konuşmuş ve yazıyı bir soruyla bitirmiştik: Büyük, iddialı sloganların ötesine geçip bu ahlaki duruşu hayatımızda nasıl somutlaştıracağız? Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, bir şeyleri değiştirmek için mutlaka çok büyük güçlere, kürsülere ya da geniş kitlelere hükmetmek gerektiği inancıdır. Bu inanış, sinsice şu tehlikeli düşünceyi doğurur: “Ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki?” Oysa bu soru, sorumluluktan kaçmak için sığındığımız en konforlu limandır. Dünyayı kurtarma yanılgısı bizi atalete sürüklerken; kendi etki alanımızı, yani dokunabildiğimiz yeri güzelleştirme sorumluluğu bizi harekete geçirir.

Peki nedir bu etki alanı? Etki alanımız; sabah evden çıkarken selam verdiğimiz komşumuz, masamızın üzerinde biriken evraklar, yetiştirmekle mükellef olduğumuz çocuklarımız, maiyetimizde çalışan personellerimiz ya da bize bir işi düşen vatandaştır. Kısacası, sesimizin ulaştığı, gözümüzün değdiği, elimizin dokunduğu her yer bizim etki alanımızdır. Büyük ve uzak hedeflere bakıp hayıflanmak yerine, tam olarak durduğumuz yeri ihya etmek, sessiz ama en büyük devrimdir.

Çünkü büyük yangınlar küçücük bir kıvılcımla başladığı gibi, toplumsal yozlaşmaya karşı en büyük direnç de bireyin kendi işini ahlakla, adaletle ve titizlikle yapmasıyla başlar.

Gerçek profesyonellik ve yüksek ahlak; hiç kimsenin görmediği yerde, sadece iş kalitesine ve insana duyulan saygıdan ötürü o işi en mükemmel şekilde yapabilmektir.

Bir yöneticinin odasına giren bir personele ya da vatandaşa sadece “insan” olduğu için adaletle ve nezaketle yaklaşması; bir ustanın malzemenin en iyisini kullanması, bir memurun imzaladığı her evrakın arkasındaki insan hikayesini hissetmesi, kendi etki alanını güzelleştirmektir.

Bizler, büyük dünyayı değiştirmeye gücü yetmeyen ama kendi küçük dünyasını bir çiçek bahçesine çevirme iradesine sahip olan varlıklarız.

Kendi alanını ihya eden her insan, komşu alanın da aydınlanmasına vesile olur. Sorumluluk bilinci işte bu kelebek etkisiyle yayılır.

Gelin, bu hafta da bir anlığına durup düşünelim: Şikâyet ettiğimiz, düzeltilmesini istediğimiz o büyük toplumsal aksaklıkların ne kadarı bizim kendi küçük dairemizde, kendi masamızda ya da kendi ilişkilerimizde hayat buluyor? Liyakatsizlikten dert yanarken kendi işimizi ne kadar titizlikle yapıyoruz? Kuralların çiğnenmesinden yakınırken, trafikte, sırada ya da bir devlet dairesinde ne kadar sabırlı ve saygılıyız? Başkalarının görevini yapmamasından yakınırken; kendi masamıza gelen bir evrakı geciktiriyor, bize umutla bakan bir insanın işini savsaklıyor ya da maiyetimizdeki çalışanların hakkını gözetmiyorsak, ortada büyük bir tezat var demektir. Unutmayalım ki, kapısının önünü süpüren her insanın gayreti, birleştiğinde tertemiz bir şehir oluşturur. Kendi etki alanında adaleti, nezaketi ve ahlaki duruşu somut bir davranışa dönüştüremeyenlerin; büyük toplumsal adaletten, dürüstlükten veya sistemin düzelmesinden bahsetmesi, kendini kandırmaktan ve içi boş laflar üretmekten öteye geçmez.

Önümüzdeki hafta, bu etki alanını daha da daraltıp, insan ilişkilerimizin en can alıcı noktasına, yani "adalet ve emanet bilincine" odaklanacağız. Dokunduğumuz hayatları birer emanet gibi görebilmenin derinliğini konuşacağız.

Haftaya aynı köşede, emanete sadakat ve ilişkilerimizde adalet üzerine birlikte düşünmek dileğiyle... Hoşça kalın, dostça kalın.