Terazinin Gizli Kefesi: Vicdan ve Etik
Hayat, yazılı kurallarla ve toplumsal yasalarla çevrili bir düzende akar. Doğrunun ve yanlışın sınırları kanunlarla çizilir; kurallara uyanlar “makbul”, uymayanlar ise “suçlu” ilan edilir. Ancak insan olmanın asıl sınavı, “Adliye saraylarının, kameraların ya da bizi gözetleyen hiçbir dış gözün olmadığı o ıssız alanda başlar.” İşte tam o noktada, her insanın içinde kurulu olan, hiçbir kanun maddesine ihtiyaç duymayan gizli bir mahkeme vardır: “Vicdan” Modern dünyanın “etik” dediği, bizim ise kadim kültürümüzde “ahlak” olarak adlandırdığımız bu kavram, terazinin görünmeyen kefesidir. Peki, dışarıdaki adalet mekanizması ne kadar kusursuz işlerse işlesin, içimizdeki o gizli kefenin dengesi bozulduğunda insan kalmayı başarabilir miyiz?
İçinde yaşadığımız modern çağ, bizlere sürekli olarak “başarıyı”, “gücü”, “tüketimi” ve “hızı” kutsayan vahşi bir yaşam modeli dayatıyor. Bu modelin gizli şifresi ise ne yazık ki “çıkarcılık” ve onun getirdiği sinsi ahlaki esnekliklerdir. Günümüz insanı, hedeflerine ulaşmak, basamakları daha hızlı tırmanmak uğruna ilkelerini esnetmeyi, menfaatlerine dokunulduğunda doğrularından taviz vermeyi normalleştiren yoğun bir illüzyon altında yaşıyor. “Herkes yapıyor”, “Zaman bunu gerektiriyor”, “Dünyayı ben mi kurtaracağım?” ya da “Gemisini kurtaran kaptan” gibi masumlaştırılan söylemler, aslında içimizdeki o pusulayı karartmak ve vicdanımızın sesini kısmak için ürettiğimiz modern bahanelerden başka bir şey değildir. Oysa başkalarının haksızlığı, bizim adaletsizliğimize asla gerekçe olamaz.
Etik, sadece profesyonel hayatın çerçevesini çizen, kurumsal panolara asılan soğuk ve mekanik bir kurallar bütünü değildir. Gerçek etik; hiç kimsenin görmediği, hiçbir hukuki yaptırımın veya ayıplanmanın olmadığı yerde “doğru olana tutunabilme asaletidir. Çıkarlarımızla ilkelerimiz, menfaatlerimizle değerlerimiz karşı karşıya geldiğinde sergilediğimiz o anlık tavır, bizim gerçek karakter vesikamızdır. Çünkü menfaatin bittiği yerde başlayan ahlak, insanı sadece ceza almaktan korkan sıradan bir vatandaş yapmaz; onu özü sözü bir, güvenilir ve sarsılmaz bir şahsiyet seviyesine yükseltir.
Gelin, bu hafta hayatın koşturmacası içinde bir anlığına durup düşünelim: Günlük tercihlerimizi yaparken içimizdeki o gizli terazinin kefelerini neyle dolduruyoruz? Kendi çıkarlarımız mı ağır basıyor, yoksa başkalarının hakkı ve ahlaki doğrular mı terazinin dengesini belirliyor? Unutmayalım ki, içindeki mahkemede beraat edemeyen bir insan, tüm dünyanın alkışını alsa da aslında derin bir hüsran içindedir.
Peki, içimizdeki bu adalet ve etik terazisini yeniden doğru tartar hale getirmek için ne yapacağız?
Bu ahlaki duruşu, büyük ve iddialı sloganların ötesine taşıyıp kendi hayatımızda nasıl somutlaştıracağız? Önümüzdeki hafta, “dünyayı kurtarma” yanılgısına düşmeden, vicdanımızın ışığıyla “kendi etki alanımızı, kendi dokunduğumuz yeri güzelleştirmenin” o sessiz ama devrimsel gücünü konuşacağız.
Haftaya aynı köşede, kendi alanımızı ihya etme sorumluluğu üzerine birlikte düşünmek dileğiyle...Hoşça kalın, dostça kalın.