Bu söz Ziya Paşa’nın literatürümüze kazandırdığı güzel bir deyiş “üslubu beyan aynıyla insandır.” Yani kişinin kendini ifade etme biçimi; karakterini, kültürünü ve ahlakını yansıtmaktadır.
 
Dinleyin muhatabınızı on dakika, onun hakkındaki kararınızı verebilirsiniz. Çünkü dil, kalbin tercümanıdır. Küp, içindekini sızdırır. Balsa bal, sirkeyse sirke. Üslubumuza hiç dikkat etmiyoruz. Çok makul ve masum fikirlerimiz bazen üslup hatamız yüzünden muhataplarımızda umduğumuz tesiri icra etmiyor. Bazen de bir çuval inciri berbat ediyoruz.
 
Oysa Allahü Teala Firavun gibi acımasız, gaddar bir zalime iki peygamberini (Hz.Musa ve Hz.Harun) tebliğ ve irşad için gönderirken bakın ne buyuruyor: “Ona yumuşak bir tarzda söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.” (Taha Suresi 44.Ayet)
 
Ahir zaman Nebisi, Kainatın Efendisi Hz.Muhammed Mustafa’nın (sas) üslubu beyanını Allah (cc) Kur’an’da şöyle vasfetmiştir: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılır giderlerdi.” (Ali İmran Suresi, 159.Ayet)
 
Gerçekten Peygamberimiz, hiçbir sözünde itham, kabalık, kırıcı ifadeler bulunmayan müşfik ve kucaklayıcı bir tavır sergilemişlerdir. Evlatlığı Hz.Enes bir iş için kendisini bir yere yollayan Efendimiz’in verdiği görevi unutarak oyuna daldığı bir günde, Efendimiz’in omzunu sıvazlayarak: - “Enescik, gönderdiğim yere gitmiş miydin?” dediğini ve hiç kızmadığını anlatır.
 
Yine ısrarla “Ya Muhammed!” diye bağıran bir bedeviye Efendimiz her defasında “Buyurun Efendim, beni mi çağırdınız?” buyurmuştur.
Onun içindir ki atalarımız “İnsanlar kıyafetleriyle karşılanır, liyakatleriyle uğurlanırlar” demişlerdir.
 
Şehrimizin yetiştirdiği alimlerden Dayızade Ziya Hoca Efendi, İmam-ı Azam efendimiz gibi manifaturacı imiş. Bir gün müşterisinin biri beklediği iskontoyu yapmayan hoca efendiye: “Hoca değil misiniz, hepiniz cimrisiniz” demiş. Hoca efendi: “Evladım, bu sözü bütün hocaları kastederek ve bilerek söylemişsen iman tazelemen gerekir. Çünkü cimri, Allah’ın düşmanıdır. Sen alimlere cimri demekle bunu kastetmiş olabilirsin.” buyurmuş. Adamcağız özür dilemiş.
 
Şimdi her sözünü kaba, argo, müstehcen ifadelerle berbat eden sözünü bilmez adamlarla bir hayatı paylaşıyor, bir ömür geçiriyoruz. Söze “ey vali, ey belediye başkanı, ey müftü, ey emniyet müdürü, ey milletvekili, seni o koltuğa biz oturttuk indirmesini biliriz, in oradan aşağı” vs. çirkinliklerle başlayan adamlar niyetleri ne olursa olsun baştan kaybetmişlerdir.
 
Böyle bir davranış biçimine bizi sevk eden şey içine düştüğümüz inançsızlık, ahlaki erozyon, iffet ve haya duygusunu yitirmiş olmamızdır. Bunda son yüz yılın kültür emperyalizminin etkisi olduğu kadar, aziz ecdadımızın edep ve haya timsali ananelerinden uzaklaşmış olmamızın da etkisi vardır. Bunun üstüne bir de basın ve yayın organlarının etik değerlerden tamamen uzaklaşmış olmasını da ekleyin. İşte geldiğimiz nokta.
Oysa daha Cumhuriyet’in hemen öncesinde Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş okur yazar kesiminin eleştirilerini bile büyük bir incelikle ortaya koyduklarını görürüz. İşte örneği; Merhum Ziya Paşa laf ebeliğini, hicvettiği şu beytinde meramını ne kadar güzel ifade etmiştir: “Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamat Bin türlü teseyyüb bulunur hanelerinde.”
 
Bakın burada şahıslar zikredilmemiş ama söz yerini bulmuştur. Yani diyor ki Ziya Paşa: Laf ile peynir gemisi yürütmeye çalışanlar, dönüp hanelerine baksınlar. Kendi ayıplarının mahcubiyeti onlara yeter. Ne güzel değil mi?
 
Rahmetli İsmet KARAOKUR Hocam kasap esnafına sohbet ediyordu bir gün, söze şöyle başladı: “Kardeşlerim, bir katilin elinde suç aletine dönüşen en keskin bıçaklarla sabah akşam Ümmet-i Muhammed’e hizmet ediyorsunuz. Değil suç işlemek, müthiş sabrınızla, mahir ellerinizle, leziz etlerinizle, mert duruşunuzla adeta bizlere nasihatte bulunuyor, güzel örnek oluyorsunuz. Ah bir de bu kadar güzelliğin yanına Allah’a kulluk vazifenizi yaparak güzellikler ekleyebilseniz. Haramlardan sakınarak bu güzel vasıflarınızı daha da güzelleştirseniz, ne kadar güzel olur değil mi?”
Kardeşlerim, siz kasap olsanız ve böyle bir nasihate muhatap olsanız ne yaparsınız? Söyleyin Allah aşkına.
 
Şimdi en iyi niyetli temennilerini insanlara aktarırken “bu kasaplar ne işe yarar, bu şoförler ne işe yarar, bu zabıtalar ne işe yarar, bu imamlar ne işe yarar” vs. diye söze başlayan insan usül hatası yapmamış mıdır? Bu bir cümle diğer bütün iyi dilekleri berhava etmeye yetiyor. Sözümüzü küfretmeden, hakaret etmeden, argo kullanmadan da söyleyebilir, yazabiliriz. Yeter ki biraz dikkat edelim. Bilhassa basın camiası olarak “Tatlı dil kampanyası” başlatabiliriz. Gazeteci olmak bize; iftira atmak, küfretmek, hakaret etmek hakkını vermez. Bilakis, erdemli insan örneğini sunmak yakışır bize.
 
Osmanlı Cihan Devleti’nde Ahilik Teşkilatı’nın huzurlu günlerinde bir esnaf esnaflığın etik değerlerine aykırı davrandı mı, hemen sığaya çekilir, gerekirse meslekten men edilirmiş. Mesela bir köşkerin diktiği yemeni defolu çıkarsa yemeninin bir teki dükkanının damına atılırmış. Bir daha o şehirde yemeni dikemezmiş. “Pabucu dama atılmak” deyimi de oradan gelmiştir.
 
Ah şimdi de her mesleğin bir etik kurulu olsa ve aldığı kararlar uygulanabilse, ne güzel olurdu değil mi? Günümüzde etik değerler kayboldu, yitik değerlere dönüştü. Bilhassa yazar çizer grubu olarak biz; eleştirebiliriz, hakikatlerin ortaya çıkarılmasına yardımcı olacak faaliyetlerde bulunabiliriz. Ama bir şartla. İNSAN olduğumuzu, EŞREF-İ MAHLUKAT olduğumuzu unutmadan.
 
Kalın sağlıcakla.