Okullarda ders olarak okutulması gereken; akıl tutulması…

Bugün yazacaklarım, birilerinin değil sadece, birçok kimsenin canını sıkabilir. Niyetim onlara uykusuz gece geçirmek, kabus görmelerini sağlamak değil. Benim niyetim üzüm yemek, bağcı ile alakam yok!

Bu şehirde, fincancı katırlarını ürkütürsen, kral çıplak dersen, ‘Sen bu koltuğu, bu etiketi, bu makamı hak etmiyorsun!’ dersen, karekökünü, çapını ve özgül ağırlığını bildiğin halde ‘ben her şeyi bilirim, bu şehir benden sorulur!’ ayaklarına yatıyorsan, kusura bakma, bene seni üzerim!

Ortak aklı kullan, canımı ye!

*

Bu şehrin kronikleşen değil, daha ötesi, daha fazlası kanayan yaraları varken, dikkat ediyorum, kulak veriyor, yazılanları okuyorum, maşallah ve inşallah bu şehirde herkes mimar, herkes inşaat mühendisi, herkes gazeteci, herkes siyasetçi.

Dünyanın en saçma binasına sahip iken, tıklanma oranları bırakın milyonları, milyarları aşmışken, o sarı bina dedikleri, o buluşma adresi olarak gösterilen ucube yapı yıkılmaya başlayınca, ahkam kesmeyen kalmadı.

Çok yakından tanıdığım bir AK Partili dostum bile bu binanın yıkılmak yerine revize edilmesinin, iyileştirilmesinin daha doğru daha isabetli olacağına dair düşüncesini ilettiğinde, ‘acaba benimle kafa mı buluyor!’ diye düşünmedim değil.

*

Bu şehirde siyaset de, ticaret de, gazetecilik de algılarla yürüyor. Dedikoduyla gidiyor her işimiz! Doğru olsun olmasın, mantıklı tarafı bulunsun bulunmasın, kalk bir şey söyle, içinde biraz da yalan olsun, akşama ana haber bültenlerinde duymazsanız namerdim!

Patırtıyla yürüyor her işimiz. O bakımdan bu şehrin sorunları da kuyruk gibi uzayıp gidiyor. Diyeceksiniz ki ne var kronikleşen, kanayan yara haline gelen! İsim isim saysana!

Kafa bulmayın benimle! Siz de biliyorsunuz da, işinize gelmiyor. Öfke nöbetleriyle bu şehrin sorunlarını çözmeye kalkışıyoruz. İnatla… Bir de herkes birbirine meydan okumuyor mu, kafa tutmuyor mu, maazallah!

Dikkat edin, o hale geldik ki, buna ister ekonomik, ister sosyal patlama, ister ailevi nedenler deyin, büyük harflerle konuşan toplum olduk. Herkes bağırıyor, sesini yükselten, toplu taşıma araçları ve sokaklarda dahi bir kilometre öteden sarf edilen cümleleri duymayan kalmıyor.

Küfredenler çoğaldı.

*

Kimsenin kimseyi dinlemediği, dinlemek istemediği bir atmosferde geçiyor günlerimiz! Biri konuşuyor, öteki ya telefonla uğraşıyor, ya bakışlarını başka tarafa çevirip, duvarı seyrediyor! Kimsenin kimseye saygısı yok bu yüzden!

Galeyanlar, sloganlarla bu şehrin sorunlarını çözmeye kalkışırsanız, yaya kalır, hava alırsınız! İstişare kültürü gelişmediği gibi, ortak akıl denen nesne bizden uzak durduğundan, kimse aklını teraziye koymayı düşünmüyor, denemiyor.

Bir keskin tavırlarımız var. Karşılıklı keskin tavır almalar, restleşmeler, inatlaşmalar, bizi hem birbirimizden daha da uzaklaştırıyor, meseleleri mesele olarak sürdürmeyi sağlıyor, biraz daha ileri gidince, meseleler de mesele olmaktan çıkıyor zaten.

Ekşiyor, kokuyor!

*

Sokakta başka, caddede başka, makamda başka şarkılar söylüyoruz. Sıkılmış yumruklar atıyor boşluğa, kime değerse ona musallata oluyoruz yok yere. Kim kime, neye ve neden yumruk salladığını da bilmeden. Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi bir şey aslında.

Bu şehir kadim şehir. Bu gerçek. Gerçekleri yazınca okuyanlar size cephe alıyor. ‘Yahu bu adam doğruları yazıyor, keşke içindeki mesajları okumayı becerebilsek!’ diyen yok. Herkes kendini akıl küpünden çıkmış zannediyor. Hele birde yanlarında akıl daneleri varsa, tamam, sizin kilonuz kaça, esameniz bile okunmaz bu şehirde.

Gazeteci misiniz, geç onu şeker kardeşim. Bak, ramazan bayramı da geldi geçti, hangi siyasetçi, hangi başkan bir basın kuruluşunu ziyaret etti, hangi gazeteci arkadaşımızı aradı. Yok! hatırlatayım, yerel basın bir gün vakti zamanı geldiğinde çok ihtiyacınız olacak, çok işiniz düşecek. İşte o zaman…

Ama gazi ve şehit aileleri, yakınları oldu mu mesele, akan sular duruyor. Bakın, duygu sömürülerini, istismarları yazmıyorum daha… Yazmaya başlarsam…

Onlar üzerinden siyaset ve prim derdine düştüklerinden, gazetecinin canı cehenneme! Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yer sofrasında (Ramada Otelindeki o israf fotoğrafını görse, belik de görmüştür, ne düşündü acaba sayın Erdoğan!) bir garibanın evinde iftar açmak, onları dinlemek yakışıyor da, siz yapınca sırıtıyor, çünkü inandırıcılığınız yok! samimiyet yok. bir de samimiyet testinden geçmeyi deneseniz diyorum!

Takıma değil, tribüne oynuyorsunuz hepiniz, topunuz!

*

Neyse yazı uzadı, devamını başka güne saklıyorum da, her zaman yaptığım gibi, ünlü ozanımız merhum Abdürrahim Karakoç’un doktor şiirindeki bir dörtlükle yazıyı bitireyim de, daha fazla maraza çıkmasın!

Benim derdim bambaşka dert,

Ağrıyan yerimi sorma boşuna!

Verdiğin reçete değer mi zahmet

Kağıtta kalemi yorma boşuna!

Nokta…

YORUM EKLE