banner263

Ahilik ve Türk Musikisi

Ahilik ve Türk Musikisi

KAHRAMANMARAŞ AHİLİK HAREKETİ HAFTALIK KÜLTÜR-SANAT  EKİDİR

-AHİce-

Sayı 11

E posta: kahramanmarasahilikhareketi@gmail.com

Ahilik Ve Türk Musikisi

Ahilik, teşkilat olarak sadece bir esnaf topluluğu değil, aynı zamanda kendine göre akideleri olan bir tarikat sayılabilir.

Ahîliğin âdâp, erkân, töre, kural ve kaidelerini Fütüvvet-nâmelerden öğreniyoruz. Türklerin doğasında mevcut olan “fütüvvet” ve “melâmet” anlayışı dolayısıyla Ahîler de fütüvveti kendilerine düstur edinmiş, bu yolla kendilerini Hazret-i Ali vasıtasıyla Hazret-i Muhammed’e dayandırmışlardır. Yukarıda da değindiğimiz gibi bu yönüyle Ahîlik teşkilâtı herhangi bir esnaf topluluğu değil, akidelerini bu vasıta ile yayan bir tarikat dahî sayılmaktadır. Nitekim Fuat Köprülü, Ahîlerin XIV. yüzyıl sonlarında silsilelerini Hacı Bektaş-ı Veli’ye eriştirdiklerini ifade etmiştir.  

Anadolu’yu XIV. yüzyıl başlarında gezmiş olan İbn Batuta eserinde Ahî zaviyelerinin Türkmen kavmine has olduğunu, Anadolu’da da hemen her gittiği vilayet ve beldede bu zaviyelere tesadüf ettiğini yazıyor. Reislerine Ahî, cemaatine fityan denildiği, bu zaviyelere ait ihtiyaçların da fityan tarafından ortaklaşa karşılandığı, misafirlerin burada ağırlandıkları, misafir olmadığı zamanlarda da yine burada toplanılıp sohbet edildiği ifade edilmektedir.

Fütüvvet-nâmelerin bildirdiğine göre; belli kurallar ve etik ölçüler içerisinde gerçekleştirilen bu sohbet toplantılarının yemek yeme, mûsıkî ve raksla bütünleştirildiği bilinmektedir.

Günümüzde Ahîlik hakkında yapılan araştırmalar bizlere önemli bilgiler sunmaktadır; ancak ne yazık ki bu teşkilatın müzikle olan ilişkileri, müziği kullanış biçimleri konusunda yeterli derecede bilgi verildiği söylenemez.

Ahîlerin toplantılarında meslek hayatı ve tasavvufî sohbet, sosyal meselelere çözüm bulma, İslâm ilkeleri doğrultusunda bilinç oluşturma, şiir, müzik ve raksı kullanarak oluşturulan sevgi ortamıyla zevk-i selîm denilen yüksek zevke ulaşmak hedeflenmiştir.

Burgâzi, XIII. yüzyılda Anadolu’da Türkçe konuşulduğu için Fütüvvet-nâme’sini Türkçe yazdığını ifade etmektedir. (Gölpınarlı, Burgâzî ve Fütüvvet-nâmesi: 77) Fütüvvet-nâme’de Bâbu’s-Semâ’ (Semâ’ Bölümü) başlığı altında “semâ ve âdâbı” konusunu anlatmıştır. Âriflerin semâda zevk u safâ bulduğunu, semânın cânın rahatı olduğunu, nağmeyi âşıkların ruhunda işiterek dosta doğru kuş gibi uçtuklarını, semâ’nın cânın katığı olduğunu, göklerin bile semâ içinde olduğunu ve altı cihet her lahza cümbüşte olduğunu ifade eder. (Gölpınarlı, Burgâzî ve Fütüvvet-nâmesi: 135)

Burgâzi, her şahsın raks ederken zevk aldığını, semânın erenlerin, âriflerin ve âşıkların işi olduğunu belirterek Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin şu ifadelerine yer verir: “Nitekim bülbül gülü gördüğünde söyler, tesbih eder, gülü görmeyince söylemez. İşbu çarh-ı felekler, melekler, adamlar, cümle hayvanlar her biri semâdadır. Kimi nağme ve sesle, kimi hareket ve raksla, kimi neşeli, kimi gamlı, kimi de zevk ve şevkle semâ ederler. Semânın bir vakti vardır, vakitsiz olursa zevksiz olur. Dahi semâ için muvafık yârenler gerektir ki o zaman semâ safâ olur.”

Burgâzi, semâ, mûsikî (ğına) ve şiirin câiz olduğuna dâir Hz. Muhammed’in hayatından örnekler vermektedir: “Hz. Aişe’nin yanında bir câriye vardı. Şarkı söylerken Hz. Peygamber çıkageldi. Câriye şarkı söylemeye devam etti. Peygamberimiz müdahale etmedi. Hz. Ömer geldi. Câriye okumaya devam etti. Hz. Ömer, câriyeye hiddetlenerek ‘bu ne haldir’ diye çıkıştı. Peygamberimiz ‘Bu ğınâdır’ dedi ve câriyeye devam etmesi için işaret etti. Hz. Ömer de itiraz etmeden ğına icrasını dinledi.” Bu hadisenin bir benzerini Buhârî ve Müslim’in Hz. Aişe (R.A)’den ittifakla rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte Hz. Aişe şöyle anlatıyor: (Babam) Hz. Ebû Bekr bize geldi. Benim yanımda Ensar’ın Büas harbinde atışmaları sözleriyle terennüm eden iki câriye vardı. Resûlullah (S.A.V.) de kaftanına bürünmüş yatıyordu. Hz. Ebû Bekr: “Resûlullah’ın evinde şeytanın mizmarı ne gezer” diye beni azarladı. Hz. Muhammed yüzünü açtı ve: (Bırak) ey Hz. Ebû Bekr, her milletin bir bayramı var, bugün de bizim bayramımızdır” buyurdu.

Burgâzi, raks ve Burgâzi, raks ve devrânın câiz olduğuna dâir de Hz. Peygamber’in başka bir hadîsini nakleder. Hz. Peygamber’in verdiği müjdeli haberler karşısında sahabenin nağme (nâra atıp) söyleyip kendi etrafında döndüklerini, Cebrâil’in (a.s.) müjdeli haberi karşısında Hz. Peygamberin kendi ekseninde ridâsı düşecek şekilde üç kez döndüğünü ifade ederek semâ’nın âşıklara helal olduğunu, aşksızlara ise haram olduğunu belirtir.

Burgâzi, Seriyy-i Sakatî hazretlerinin semâ konusundaki şu ifadelerine yer verir: “Semâ dostların gönlünü taşırır, zayıf ve zavallıların gönlünü korkutur. Müşviklerin gönlüne ateş düşürür. Burgâzi, tasavvufun büyüklerinden Zinnûn El-Mısrî’ye “Semâ hâli nedir?” diye sorduklarını, cevap olarak: “Sema öyle bir nesnedir ki gönle girerek Tanrı’ya ulaştırır. Her kim hakikatten işitirse ona rahmet, her kim nefsi için işitirse ona mihnettir. ” diye cevap verdiğini belirtir. (Gölpınarlı, Burgâzî ve Fütüvvet-nâmesi: 135) Burgâzi, Cafer-i Huldî’den naklederek, Cafer-i Huldî’nin: “Cüneyd’den işittim dervişlere rahmet üç vakitte iner, Biri o vakittir ki semâ yapılır ve içerisinde Hakk söylenir. İkinci vakit içerisinde Hakk’ın yer almadığı semâ.” sözünü rivayet eder. Metinde üçüncü vakitten söz edilmemektedir. Burgâzi, Ebu’l-Kasım Nasrabâdî’nin: “Her nesnenin katığı vardır, canın katığı da semâdır” sözünü nakleder. Sehl İbn-i Abdullah’ın: “Semâ ilmi Tanrı Teâlâ katından gelir. Bunu Tanrı’dan başka kimse bilmez.” dediğini rivayet eder. Burgâzi, Ebu’l-Amr’ın: “Semâ ehlinin gönlü diri ola, teni ölmüş ola, Her kimin gönlü ölmüş ola, teni diri ola, semâ ona haram ola.” sözünü rivayet eder. Muhammed İbn-i Cerîr’in ise: “Her endâmın nasibi vardır semâdan, semâ kimin gözüne düşerse, dil na’ra uruça/ğırur2 ve ele düşe, donunu yırtarak ayağa düşe, ayak raksa girer. Semâ üç şeye muhtaçtır: Evvel vakit gerek ikinci muvâfıklık gerek, üçüncü âşık gerek.” sözlerini nakleder.

Burgâzi’nin Fütüvvet-nâme’sinde semâ hakkında yukarıda naklettiğimiz bilgileri vermesi, semânın XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu’da fütüvvet ehli arasında icrâ edildiğini göstermektedir. Burgâzi’nin eserinde Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin bir kıt’asını nakletmesi, Ahîlik ile Mevlevîlik arasındaki ilişki açısından önem arz etmektedir. Fütüvvet ve Ahiliğe ait mûsikî kültürü hakkında bilgiye rastlanılan eserlerden birisi de seyahatnamelerdir.

İbn Batuta, Seyahatnâmesi’nde Bursa’da Ahîlerin büyüklerinden olan Ahî Şemseddin Zâviyesi’ne Sultan Orhan zamanında aşure günü misafir olduğunu, bu zâviyede güzel sesli hâfızların Kur’ân okuduklarını, vâizin nasihat ettiğini ve öğrencilerin (dervişlerin) semâ’ ve raksa başladıklarını anlatır.

Fuad Köprülü, İbn Batuta’nın Ahîlerin toplantılarında yemek yediklerini, teğannî ve raks ettiklerini söylediğini ifade etmektedir. Mehmet Kaygısız, İbn Batuta’nın Ahîler için “yiyorlar, içiyorlar, söylüyorlar ve raks ediyorlar” dediğini nakletmektedir.

Mehmet Saffet Sarıkaya, İbn Batuta’nın Ahî Zâviyeleri’nde yenilip içildikten ve sohbet edildikten sonra zâviye mensuplarının raks edip türkü söylediklerini ve semâ’ yaptıklarını haber vermektedir.

Nihat Sami Banarlı, Âhilerin mûsikî ile ilişkileri konusunda şöyle demektedir: “Anadolu’nun birçok şehir ve kasabasında açılmış Ahi zâviyelerinde husûsî kıyafetli tekke mensupları âyin ve semâ’ yapmaktadırlar.”

Ahîlerin ritüelleri arasında raks ve semâ’ yer alırken türkü söylemek, onların ortak özellikleri olarak zikredilmektedir.

Türk-İslâm kültürü bünyesinde oluşturulmuş Ahî zâviyelerinde okur-yazarlık eğitimi yapılır, Edebiyat, Kur’ân-ı Kerîm okuma, Türkçe ve Arapça dillerinin öğretilmesinden başka; güzel yazı yazma, mûsikî dersleri de verilirdi.

 Ahî zâviyelerinde şarkı ve ilâhîler, gençlere ta’lim ve terbiye veren “muallim ahî”nin önünde okunurdu.

Ahîler, ilk olarak dervişlere (öğrencilere) okuma-yazma öğrenimini verdikten sonra sırasıyla tasavvuf, matematik, tarih, edebiyat, mûsikî ve semâ öğretmişlerdir. Ortaçağın askeri loncaları olan Ahîlerin felsefesi ile tarikat âyinleri, mehter örgütünün yapısını ve yerleşik icrâ biçimlerini bir ölçüde etkilemiştir.

Mehmet Kaygısız Ahîlerin musiki ile ilgileri konusunda şu bilgilere yer vermiştir: “Mehter mûsikîsi, Ahîlik felsefesinden etkilenmiştir. Sohbet denilen Ahî toplantıları, içkisiz, kadınsız, edeb ve terbiye dairesinde, sıkı bir disiplinle icrâ edilen mûsikî ve raksın bulunduğu ahlâkî bir toplantıydı. Ahî toplantılarında on iki telli on iki tane saz (bağlama) bulunur ve bu toplantılar daha çok kış aylarında on iki hafta devam ederdi. Sonraki yıllarda Ahî sohbetlerinde kullanılan bağlamanın yanında santur, gırnata, def, kaşık gibi mûsikî aletleri de çalınmaya başlandı. İcrâ edilen mûsikî eserleri, çoğunlukla Hüseynî ve Sabâ makamlarındaydı. Gazel, koşma, topal koşma, zincirli koşma, müstezat, semâi, kerem ve kesik kerem gibi formlar/biçimler çalınıp söylenirdi. Sohbetin en sonunda serhat (Rumeli, Yunan, Mısır, Yemen, Sivastopol, Belgrat) türküleri, mahalli olaylar üzerine yakılan bozlaklar söylenerek bitirilirdi. Semâları Mevlevîlerinkine benzerdi. Ney, kudüm gibi mûsikî aletlerinin bulunması da bunu göstermektedir. Kısaca sohbet, saz ve söz üzerine kuruluydu. Törenler, Kur’ân tilâveti, mûsikî, raks, tarih, tasavvuf ve edebiyat üzerineydi. XIX. yüzyıla kadar varlığını devam ettiren Ahîlik teşkilatı, Türk-Arap-Acem karışımı tasavvuf kültürünün öğretildiği bir tür okul idi. Ahîler âyinlerinde on iki telli saz, santur ve zilli def kullanıyordu.”

Fütüvvet ve Ahî merâsimlerinde dinî mûsikînin önemli formlarından olan Kurân-ı Kerim tilâveti, tekbîr ve salavât okunmakta, ayrıca eğlence maksatlı saz icraları yapılmaktaydı. Fütüvvet ile yakın ilgisi olduğu ve onun içinden geliştiği, usûl ve erkân açısından Sühreverdiyye ve Kübreviyye tarikatlarından iktibaslarda bulunduğu ve Evhâdiyye başta olmak üzere diğer tarikatlarla da sıcak ilişkileri olduğu için Ahîlik, Anadolu’da özellikle XIII. yüzyıldan itibaren varlığını devam ettiren tasavvufî bir kurum sayılmaktadır.

KAYNAKLAR

Bayraktar Fulya, “Ahîliğe Felsefi Bir Bakış”, II. Ahî Evran-ı Velî ve Ahîlik Araştırmaları Sempozyumu, Ankara 2007.

Başer, Fatma Âdile, Türk Halk ve Klâsik Müziklerinin Oluşum ve İlişkilerine Târihten Bakmak –I, Uluslararası İnsani İlimler Dergisi, Cilt:3, Sayı: 1, 2006.

Çatak, Adem, Halife Nâsır Li-Dînillâh ve Şihâbüddin Ömer Es-Sühreverdî İkilisinin Fütüvvet Teşkilatının Gelişimindeki Rolü, III. Uluslararası Ahilik Sempozyumu, 5-7 Ekim 2017 Kırşehir.

Divanü Lügat-it-Türk Dizini, Türk Dil Kurumu, Ankara 1972.

Ekinci Yusuf, Ahîlik ve Meslek Eğitimi, İstanbul 1989.

Güncelleme Tarihi: 07 Haziran 2022, 09:45

Furkan Karayılan

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER