“İhtiyaç sahibi ile varlıklı kesim arasındaki uçurum git gide büyüyor”

Kipaş Holding Yönetim Kurulu Üyesi ve Ekonomist Hikmet Gümüşer, “Türkiye’de döviz kurları aşırı derecede yüksek. Durum böyle olunca da Türkiye’de bir gelir adaletsizliği oluyor. Kurlar yükselince ihracat yapan, cebine para koyabilen adam daha çok para koyabilir hale geliyor. Fakat markete gidip, günlük ev alışverişini yapacak olan adam sepetine daha az şey koyabiliyor. Bu yüzden ihtiyaç sahibi ile varlıklı kesim arasındaki uçurum git gide büyüyor” dedi.

“İhtiyaç sahibi ile varlıklı kesim arasındaki uçurum git gide büyüyor”

Merkez Bankası’nın faiz düşürme kararını, Türk lirasının dolar karşısında değer kaybetmesini ve güncel enflasyon ortamını değerlendiren Kipaş Holding Yönetim Kurulu Üyesi ve Ekonomist Hikmet Gümüşer, risk durumunun önemine vurgu yaptı. Türkiye’de özellikle risk priminin düşürülmesi gerektiğinin altını çizen Gümüşer, Merkez Bankası’nın faiz indirim kararının henüz piyasalara yansımadığını kaydetti. Enflasyonun faizi doğurduğunu dile getiren Gümüşer, varlıklı kesimle ihtiyaç sahibi kesimin arasındaki farkın giderek açıldığını aktardı.

Hikmet Gümüşer’in ekonomiyle ilgili değerlendirmelerinden satır başları şu şekilde;

“MANŞET ENFLASYONU YERİNE ÇEKİRDEK ENFLASYONU!”
Merkez Bankası’nın 24 Eylül tarihli toplantısı oldukça kritikti. Bu toplantı öncesi Merkez Bankası bir söylem değiştirdi. Yeni yönetim bir önceki Naci Ağbal yönetiminin söylemlerini destekler nitelikte ‘Politika faizi daima enflasyonun üzerinde olacaktır’ gibi piyasa dostu ve ülke risklerini çok artırmayacak doğru mesajlar veriyordu. Fakat bu toplantıdan 3-4 hafta kadar önce söylem değiştirmeye başladılar. ‘Biz odağımıza manşet değil çekirdek enflasyonu alacağız’ dediler. Çekirdek Enflasyonu; enflasyonu tespit ederken kullanılan ürünlerin yüzde 56’lık bir kısmının alındığı ve en önemli kısım olan gıda ve akaryakıtın alınmadığı kısımdır. Neden çıkarmak istediler? Çünkü gıda ve akaryakıt fiyatları uluslararası değişimlerden çok etkileniyor. Çünkü bunların bir emtia değeri var. Bu değerlere karşı bizim ülke olarak yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Bu yüzden bunları enflasyon hedeflemesinden çıkarmamız gerekiyor. Faizi çekirdek enflasyona göre belirlememiz gerekiyor denilince gözler çekirdek enflasyona çevrildi. Çekirdek enflasyonu 16,58. O zaman belli ki bir faiz indiriminin yolu yapılıyor dendi. Netice itibariyle de politika faizi 19’dan 18’ indi.

“TÜRKİYE’DE ENFLASYON BAŞ AKTÖR OLUYOR”
Burada önemli olan konu neden faiz indiriyoruz? Biliyorsunuz yıllardan beri bir tartışmanın içerisindeyiz. Enflasyon mu faizi doğurur? Faiz mi enflasyonu doğurur? Bu konuyla ilgili hükümet kanadı faiz enflasyonu doğurur gibi bir yaklaşım içerisinde. Dolayısıyla faiz düşerse, enflasyonda düşer mantığında yaklaşıyorlar. Bunun da denklemini şöyle kuruyorlar; faizler düşerse üretici daha çok üretir, daha çok yatırım yapar. Dolayısıyla üretim ve arz miktarı artar. Arz miktarı artarsa da talebi karşılar ve fiyatları aşağıya çeker, aynı zamanda yatırım artarsa istihdam yükselir. İstihdam yükselirse de halkın alım gücü artar. Ama maalesef Türkiye’de böyle olmuyor. Türkiye’de enflasyon baş aktör oluyor. Çünkü enflasyonu besleyen iki unsur var. Bir tanesi talep diğeri de maliyet kökenli. Yani biz az miktarı bulunan bir mala çok fazla rağbet ediyoruz. İkincisi de rağbet ettiğimiz şeyin maliyeti çok çok pahalandı.

“ENFLASYON FAİZLERİN SEBEBİ KONUMUNDA”
Bakın bir tekstil şehrinde yaşıyoruz. Pamuğun libre fiyatı 1,10 dolarları buldu. 2008 yılından beri pamuğun libre fiyatı 1 doları geçmemişti. Şimdi 1,10 dolara çıktı. Bu ipliğe, kumaşa, gömleğe, pantolona yansıyor. Yani bugün elinizi değdirdiğiniz her şeyin fiyatı otomatik olarak yükseliyor. Dolayısıyla enflasyon faize göre daha hızlı reaksiyon veren bir yapı. Çünkü Türkiye genç ve dinamik bir ülke. Dolayısıyla Türkiye’de enflasyon biraz daha hızlı gittiğinden dolayı enflasyon faizlerin sebebi konumunda. Diyelim ki faiz enflasyona sebep oluyor. Merkez Bankası faizleri bir puan aşağıya çekince bu kimin işine yaradı? Henüz hiçbir ticari kesimin işine yaramadı. Çünkü faizler düşmedi. Kaldı ki biz kısa vadeli kredinin fiyatını aşağıya çekmeye çalışıyoruz ama uzun vadede kredinin fiyatı yükseliyor. Neden? Çünkü Türkiye’nin risk primleri yükseliyor.

“KREDİ FAİZ ORANLARI HENÜZ GEVŞEMEDİ”
Hedeflediğimiz noktaya ulaşamadık. Yani kredi faiz oranları henüz gevşemedi. Kredi faizleri gerilemedi ama mevduat faizleri çok geriledi. O yüzden şu anda parasını bir yıl vadeli mevduata bağlamak isteyen kişi 14,50 15 gibi bir net faiz kazancı elde edecek. Fakat enflasyon 19,58. O yüzden insanlar paralarını Türk lirası cinsinden bankada tutmak istemiyorlar. Paralarının eriyeceğini düşünüyorlar. Bu durum Türkiye’de toplam dolaşımdaki paranın yüzde 55’nin dövizde olmasına sebebiyet veriyor ve Türk lirası maalesef ülkemiz tarafından benimsenmeyen bir hale geliyor. 2008 küresel krizinde bile Türk lirasının toplam mevduatının yıllar içerisindeki payı yüzde 30’du.

“TÜRK LİRASININ GİT GİDE PAYI AZALIYOR”
Şimdi neredeyiz? Şu anda Türk lirasının geldiği nokta yüzde 45. Türk lirasının git gide payı azalıyor. Dolayısıyla burada amaçlanan ‘enflasyonu kontrol etmemiz çok zor. Kurları da bırakalım nereye giderse gitsin’ ise mevzu bunu anlamlandırmakta çok güç. Dolayısıyla çok dar bir sınıfa avantaj sağlamış oluyorsunuz. O dar sınıfa avantaj sağlarken bir yandan da ülkenin ithalatını artırıyor.  Bu işten en büyük zararı halk görüyor. Marketteki gıda fiyatları, tarımsal ürün fiyatları ve diğer her şeyin fiyatı artıyor.

İHTİYAÇ SAHİBİ İLE VARLIKLI KESİM ARASINDAKİ UÇURUM GİT GİDE BÜYÜYOR
Türkiye’de döviz kurları aşırı derecede yüksek. Durum böyle olunca da Türkiye’de bir gelir adaletsizliği oluyor. Kurlar yükselince ihracat yapan, cebine para koyabilen adam daha çok para koyabilir hale geliyor. Fakat markete gidip, günlük ev alışverişini yapacak olan adam sepetine daha az şey koyabiliyor. Bu yüzden ihtiyaç sahibi ile varlıklı kesim arasındaki uçurum git gide büyüyor.

“ÜLKEMİZİN GÜVENİLİR OLMAYAN İMAJINI DÜZLEMEK GEREK”
Türkiye’de bunların önüne geçmek için yapılacak çok fazla şey var. En önemlisi Türkiye’nin risk puanını düşürmesi lazım. Yani yeniden yabancı yatırımcıyı ülkesine kabul etmesi gerekiyor. Ülkemize uzun yıllardır yabancı yatırımcı bir fabrika kurmak için yâda burada bir üretim ağı kurmak için gelmiyor. Yabancı yatırımcı buraya yüksek faizlerden yararlanmak için geliyor. Ülkemizin bu güvenilir olmayan imajını düzlemek gerek. Bunun içinde bilimle, akılla uyumlu tamamen bir zümreyi temsil eden kişileri dinleyerek değil, geneli dinleyerek kararlar almak gerekiyor. Bunlar neticesinde akıllı adımlar vesilesiyle Türkiye’de yavaş yavaş doğru ekonomik kararlar alınacak, doğru ekonomik kararlar doğru kişiler tarafından alınacak ve bu alınan kararlar yabancı yatırımcı tarafından takdirle karşılanacak ki Türkiye’nin risk puanı aşağı çeksin ve yabancı yatırımcı yeniden Türkiye’ye göz kırpsın. Ülkemizde bırakın uzun soluklu yatırımı, kısa vadeli yatırım bile gelmiyor.

“TÜRKİYE’NİN İTHALATINI ARTIRMADAN İHRACATINI ARTIRMASI LAZIM”
Eğer yabancı yatırımcı gelirse ülkeye döviz girişi olur. Döviz girişi olduğunda dövizin miktarı artar ve yavaş yavaş Türk lirası karşısında güçsüzleşir. En azından bir nebze olsun yeniden 8’leri görmeye başlarız. Türkiye’nin ithalatını artırmadan ihracatını artırması lazım. Madem biz bir yola girdik ve cari fazlası verme hedefindeyiz o zaman cari fazla vermenin yollarını aramaya başlayalım. Kısa vadede yapılacak en önemli olgu yanlış kararlardan geri dönmek.”  

Haber: Emre Akkış

Güncelleme Tarihi: 20 Ekim 2021, 17:59

Ahmet Güneçıkan

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER