MEHMET BAĞLAR: TÜRKÜLERLE GİDEN İLBEY! -2

Kahramanmaraşlı müzik adamı, araştırmacı ve Bağlama Üstadı Mehmet Bağlar, hiç kimsede olmayan özel ve çok önemli arşivinden derlediği bilgilerle, Kahramanmaraş Belediye Bandosu’nun kuruluş öyküsünün devamını kaleme alarak gazetemizle paylaştı.

Mehmet Bağlar, Kahramanmaraş’ın tarihini, kültürünü, değerlerini, insanlarını ve bugüne kadar gelmiş geçmiş sanatçılarını anlatan arşivini sadece Manşet Gazetesi ile paylaştı. Bağlar, Arşivinde 7’den 70’e Maraş ile ilgili bilgiler olduğunu söyleyerek, bu özel arşivini sadece bizimle paylaştı. Kahramanmaraş’ın tarihi dokusunu ve kültürünü ele aldığımız bu özel arşivde, şehrin geçmişten bu güne gelen ozanlarını, bestekârlarını ve sanatçılarını ele alıp bu özel kişilikleri tek tek sayfa sütunlarımıza taşımaya devam ediyoruz.  Her hafta Pazartesi günü gazetemizde siz değerli okuyucularımız için yazılar yazan ve arşivinde ki tarih kokan notları bizimle paylaşan Bağlar, bu hafta ise Osmanlı döneminde padişah Sultan Abdülmecid tarafından kurulan Müsika-i Hümayün’ün sonra Türkiye’de kurulan en eski 2’nci bando olan Kahramanmaraş Belediye Bandosu’nun kuruluş öyküsünün devamını yazdı.

                      

Volkan Müzik Galerisi Yöneticisi, araştırmacı ve bağlama üstadı Mehmet Bağlar ’ın kaleminden Kahramanmaraş Belediye Bandosu’nun kuruluş öyküsünün devamı;

Dağ kiremit kırmızı rengiyle ayrı duruyordu. Van yana öbek öbek bir dağdı bu. Birbiriyle kaynaşmış, yığıntılar biçiminde koca bir dağ oluşmuştu. Ama yalnızlık çekiyordu bu dağ. Tıpkı kendisi gibi ya­payalnızdı. Derin bir of çekti. Ah Gylen İlbey ben sana ne yaptım, dedi. Duvara bir tokat attı. Tahta tabana bir tekme savurdu. Bunun üzerine hemen kapı açıldı ve yazman içeri girdi. Buyurun İlbeyim, dedi. Şahin- baş İlbey yazmanı kovacak oldu. Elini biraz yukarı kaldırmıştı bile. Son­radan caydı. Şaşırmışlığını gizledi. Tabana savurduğu tekmeyi anım­sadı. Kendini topladı. Yan odadaki hanımların bir gereksinmesi olup olmadığına bakılmasını söyledi. Daha sonra da, cip ne zaman gelecek buraya, diye sordu. Neredeyse gelirler efendim, diye aldı yanıtını. Yaz­man kapıyı usulca kapattı ve gitti, İlbey kendini koca kentte yalnız ve umarsız olarak düşündü. Odanın içinde gelişigüzel dolaşmaya başladı. Düşündüğü hep gömüt açmak ve ölü beden taşımaktı. Polis cipin ön koltuğunu katladı. Arkadan sarışın orta yaşlı kadın indi. Polislerle birlikte taş merdivenleri çıktı. Orta bahçeyi geçti. Ahşap konağa girdiler, tahta merdivenlerle üst kata çıktılar. Konağın orta bah­çeye bakan yüzü açıktı, önünde korkuluk vardı. Bir süre yürüdüler. Bir odanın yanına vardıklarında polis yavaşladı, kapıda duran iki polis de hazır ol duruma geçti. Biri kapıyı açtı. Kadın içeri girdi. Polisler kapıyı kapattılar.

İSTANBUL'DAN UZAKLARA GİTMEK ÖYLE KOLAY DEĞİLDİ!

Gülen İlbey'in dul eşi, sarışın, orta yaşlı hanım, eşinin ilbeyi olarak atandığını öğrenince ne denli sevinmişti. Gülen İlbey kendisine, önce yalnız gideceğini sonra çocuklarını ve kendisini buraya getireceğini söylemişti. Ne mutlu gündü o gün. Oturup konuştular. Gülen İlbey'i yalnız göndermeyi uygun buldular. Herkes için de en uygununun böyle olduğuna karar verdiler. Apar topar bir aile yola çıkamazdı. Çocukların okulu bölünemezdi. Birçok bağlantının çözülmesi gerekirdi. Sonra aile­nin kendine göre daha birçok sorunu vardı. İstanbul'dan uzaklara gitmek öyle kolay değildi. Tren de yoktu bu ilde. Anadolu'nun birçok kenti gibi burası da büyükçe bir köyden ileri değildi. Kendisine eşinin ölümü ancak on beş günde bildirilebilmişti. Kendisi de bu bilgileri al­dıktan beş ay sonra gelebilmişti bu kente. Çocukları getirmemişti. Ama eşinin bedenini alıp götürecek, İstanbul'da Zincirlikuyu'ya aktaracaktı. Göçmen olan yakınları genelde Edirne’ye yerleşmişlerdi. Bir ayakları da İstanbul'daydı ama buralarda tanıdıkları yoktu. Bu nedenle ölmüş eşinin bedenini taşıyacak ve Zincirlikuyu'da kendisiyle, çocuklarıyla ve yakınlarıyla buluşmasına olanak tanımış olacaktı. Eski ilbeyin dul eşi orta boylu, orta yaşlı, sarışın hanım kente ge­leli on gün olmuştu. İstanbul'dan buralara gelirken sıkıntı basmıştı. Geceleri trende bu denli zor gelişin daha zor dönüşü olacağını düşü­nüyordu. Geldiğinde yeni İlbey ve eşi onu çok iyi karşılamışlardı. Ken­di ciplerini ve korumalarını vermişlerdi. Uray başkanının evinde yatıp kalkıyordu. Çoğunlukla onun eşiyle çıkıyordu dışarıya, ilk iki gün yalnız gömütlüğe gidip gelmişti. Sonraları kapalı çarşıyı, dereleri tepeleri ge­zer olmuştu. Ama o, Kırkgöz denilen Pınarbaşı'yı çok beğenmişti. Bir koyak içinde ağaçların arasından soğuk sular kaynıyordu, insana erinç veriyordu burası. Artık sıkıntıları atmıştı. Kargışlar yağdırdığı bu ili sevmişti. Eşinin ölümünde bu ilin ne suçu olabilirdi. Üstelik doktor olan uray başkanı da buralı değildi. Ve Gülen İlbeyin ölümünde bir suç, bir savsaklama olmadığını söylüyordu. Halk da kendisine bu denli saygı gösterdiğine göre değişik bir durum aramak yanlış olurdu. Ölen ilbeyin eşi odaya girdiğinde yeni İlbey ona gerekli saygıyı göstermek için yerinden kalkmıştı. Polisi çağırdı ve "Haydi!" dedi. Az sonra yan odadan birkaç hanım geldi ve odayı doldurdular. Gelenler il­beyin, komutanın ve defterdarın eşleri ile uray başkanının kızı idi. Hep­si de üzgün görünmek için çabalıyordu. Sarışın kadın üzüntülü görün­müyordu. Selamlamalar bittikten sonra eski ilbeyinin eşi konuşmaya başladı. "Ah dostlar! Gülen İlbey gerçekten buralı olmuş. Köylü, kentli, kadın, erkek kime tanıtsalar beni, Gülen'i tanıyan hemen herkes elimi öpüyor, ilbeyin duygusallığını, adam severliğini, hizmet etmek sevgisi­ni bana sıralıyorlar. Ak yazgılıymış Gülen İlbey ak! Bundan böyle Gülen buralı, burada mutlu mutlu uyusun.

GÖMÜTLÜĞE GİREN HERKES GÜLEN İLBEYİN BAŞINDA DURUYOR, ONA SAYGI GÖS­TERİYORDU

Üç beş akrabamız başına gelmese de buranın halkı onu gönüllerine gömmüşler." Yeni İlbey konuşulanı duyunca az daha sevinçten havalara hoplayacaktı. Öyle ya bu sıcak bölgede gömütü açacaksın ve yeniden gömül­mesi için bin kilometre yol gitmesini sağlayacaksın. Tüm sorumluluk doğal olarak kendisinde olacak. Birden can sıkıntısı dolu nice günleri atlatmış olduğu geldi usuna. Hiç ayırımında olmadan duvara usulca üç kez vurdu. Kiş kiş, dedi içinden. Eşi de büyük bir sıkından kurtul­muştu. Sarılıp öperek kutlayacaktı az daha eski ilbeyin hanımını. Ama yakışık almazdı. Ne de olsa yas yeri sayılırdı burası. Bir an oluşan ses­sizliği İlbey bozdu. "Çok yerinde bir karar verdiniz hanımefendi. Soğuk ve yağışlı günlerde bile yeni ölüyü Miradan on kilometre öteye götür­mek çok zor oluyor. İlbeyin ölümünden sonra altı ay geçmiş. Gömütü açmak, yeniden tabutlamak, sızdırmazlık sağlayarak bin kilometre taşımak. Bu iş belki de ilbeyimizi incitmekle eşdeğer olurdu. Bu denli sevilen ilbeyimizi çevreyi sıkıntılandırarak halkından soğutmak, yata­ğında incitmek olurdu. Çok yerinde bir karar saygıdeğer hanımefendi, çok yerinde." Aslında İlbey gömütü açmak, gömülüyü yeniden tabutlayarak ka­zasızca yollayabilmekten kuşkulu olduğu için işin böyle olmasına se­vinmişti. Ancak inanmadan söylediği bu sözlerin gerçek olduğunu da sonradan kavramıştı. Yerinde duramıyordu. Bilinçsizce bir o yana bir öteki yana gidip geliyordu. Elleriyle, gözleriyle istemsiz devinimler ya­pıyordu. Ara sıra ağzından kimi sözcükler çıkıyordu. Ama kendi bile ne dediğini anlamıyordu. Herkes yeniden, ölüp giden ilbeyin ne denli yüce kişi olduğunu anlatmaya koyuldu. Dikkat edilse idi hepsinin de yapmacık davrandığı anlaşılabilirdi. Ölen ilbeyin eşi ise gerçekten mutlu idi. Sevgili eşi sevil­diği bir yerde ölmüş ve gömülmüştü. Gömütün üzeri belli ki her gün sulanıyordu. Yabancı otlar ayıklanıp çiçekler canlı tutulmuştu. Dahası gömütlüğe giren herkes Gülen İlbeyin başında duruyor, ona saygı gös­teriyor, gözleriyle sessizce alkışlıyordu. Zincirlikuyu'da yatsa bu denli geleni gideni olmayacaktı. Çabucak unutulacaktı. Eşinin ve kendisinin akrabalarının çoğu ne değiş tokuşla ne de göçmen olarak gelememişlerdi Türkiye'ye. Sınır ötesi yerdeydi tanıdıklarının çoğu. Doğrusu kişilerin doğup büyüdüğü yerleri bırakıp gelmesi kolay bir iş değildi. Eşini bundan böyle ilbeyliğini yaptığı bu yerde bırakacaktı. Birden yeni ilbeye döndü ve "Birkaç gün daha bu­radayım. Gömütlüğe her gün gidip geleceğim. Hafta sonunda da bu­radan ayrılıp gideceğim. Sonra çocuklarımla sıradan bir konuk gibi geri geleceğim. Kimseye bilgi vermeden otelde ya da handa yatacağım. Eşi­min toprağını koklayıp sessizce geri döneceğim. Hafta sonu İstanbul'a dönüşümü ayarlarsanız çok sevineceğim beyefendi." dedi.

Haber: Emre Akkış