banner117

Büyükçapar bu kez ise Kanadıkırık’ın Bab-ı Ukba’sına dikkat çekti

Şeyh Adil Mezarlığı içerisinde bulunan tarihi mezar taşlarını inceleyen Kahramanmaraşlı tarihçi İbrahim Kanadıkırık, hummalı ve titiz bir araştırma sonrasında incelediği 60 bin mezar taşından kentin hafızasında önemli bir yer tutan şehitlerden, alim ve yerel yöneticilere kadar birçok kişinin mezarına ulaşarak, Bab-ı Ukba adlı kitabında ölümsüzleştirdi. Kanadıkırık, Bab-ı Ukba adlı kitabının hikayesini köşe yazarımız Ali Büyükçapar’a anlattı.

Büyükçapar bu kez ise Kanadıkırık’ın Bab-ı Ukba’sına dikkat çekti

Köşe yazarımız Ali Büyükçapar, yaptığı ropörtajlad kentin edebiyat ve tarihi zenginliklerini ölümsüzleştirmeye devam ediyor. Büyükçapar bu kez ise bir diğer köşe yazarımız Tarihçi İbrahim Kanadıkırık’ın Bab-ı Ukba adlı kitabının hikayesine dikkat çekti.

2015 yılının Nisan ayında çalışmalarına başlayan ve Şeyh Adil Mezarlığı içerisinde bulunan 60 bin mezarın taramasını yapan Tarihçi İbrahim Kanadıkırık, kent tarihinde önemli bir yer tutan şehitlerden, alimlere, yerel yöneticilerden birçok önemli ismin mezarlarına ulaştı. Osmanlıca yazılı 264 mezar olduğunu saptayan Kanadıkırık’ın ulaştığı bu mezarlardan 29’u yazısız, 235’i tanesi de yazılı olurken, çalışmalar sonrasında kent tarihinde şuan da bile hafızalarda yer edinen birçok önemli ismin mezarını bulundu. Osmanlıca yazılı olan mezar taşlarını günümüz Türkçesi’ne çeviren Kanadıkırık, ayrıca mezarına ulaştığı önemli isimlerin biyografilerini de çıkardı. Elde ettiği bütün bilgileri Bab-ı Ukba adlı kitabında bir araya getiren Kanadıkırık, ayrıca yaptığı kroki çalışmasıyla da kitabına önemli bir ek bilgiyi de ekledi. Araştırmalarının hemen ardından kitaplaştırma çalışmalarına başlayan Kanadıkırık, 13 aylık bir süre zarfında mezarlardan çektiği fotoğraflarla birlikte mezar taşlarının adalara göre dağılımlarını, krokilerini, çevirilerini ve istatistiki bilgileri bir kitapta toplamayı başardı. Kent tarihine hem gelecekte hem de şuan da ışık tutacak ciddi bir kaynak ortaya çıkaran Kanadıkırık’ın kitabının basımı ise kent kültürüne ait çok güzel eserlerin basımını gerçekleştiren Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yapıldı.

Bu kısa bilginin ardından Bab-ı Ukba’nın ortaya çıkış hikayesini ele alan Büyükçapar ile Kanadıkırık’ın ropörtajının ilk kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz;

Ali Büyükçapar; Bâb-ı Ukbâ’nın mana boyutu nedir?

İbrahim Kanadıkırık; Bâb-ı Ukbâ’nın kelime anlamı “Ahiret Kapısı”dır. Bu isim etraflıca düşünülerek, üzerinde kafa yorularak oluşmadı. Aklımda daha çok mezar taşlarında geçen klişe ifadeler vardı. Bunların en meşhuru “ah mine’l-mevt” şeklindeki “ah ve feryadım, elemim, ölümdendir” şeklindeki meşhur ifade idi. Ancak hem aynı isimde bir çalışmanın mevcut oluşu, hem de daha orijinal ve derin bir manayı ifade eden isim arayışı sebebiyle üzerinde çok durmadım. İsmi, daha ziyade “Şeyh Adil Mezarlığı Tarihi Mezar Taşları” diye düşünüyordum.

Size ilginç gelecektir, ama yaptığınız çalışmanın halet-i rûhîyesi sizi bütünüyle etkisi altına alıyor. Bu eserin tüm aşamalarında bu his beni tesiri altına aldı. Öyle ki bazen gecenin bir vaktinde uyanıyor ve dinlenerek berraklaşmış zihnim, kitabın içeriğinde kullandığım birçok derin anlamlı cümleleri kurmamı sağlıyordu. Bu sebeple yatağımın başucunda mutlaka not defteri ve kalem bulunduruyor, uyandığımda hoşuma giden cümleleri hemen deftere yazarak kayıt altına alıyordum. Kitabın ismi de benzer bir şekilde oluştu. Bir Cuma namazı Fatma Balcı Camiinde hutbe dinlerken “Bâb-ı Ukbâ” ismi zihnimde ve dilimde belirdi ve bu şekilde sabitlendi.

Bâb-ı Ukbâ’nın manâ boyutuna gelecek olursak, şunları diyebiliriz:

İçinde bulunduğumuz üç boyutlu fizik âlem, ruh bedendeyken değer arz ediyor. Ruhun bedenden ayrılmasından sonra tamamen anlamsızlaşıp, değersizleşiyor. Âlem ve boyut değişiyor. Dünya hayatında inandığımız, ancak muhtevasını kavramaktan aciz olduğumuz bambaşka ve ebedi âlem başlıyor. Kişi artık o bedenle birlikteyken yapıp ettiklerinin karşılığıyla hemhâl oluyor. İşte bu minvâl üzere kabristanlar, ölen kişi için ebedi olan ahiret âleminin giriş kapısını teşkil ediyor. Kişi dünya hayatında bilgisine sahip olduğu, iman ettiği veya etmediği ahiret alemine artık ayne’l-yakîn derecesinde şahiddir ve geri dönüşü olmayan bir yolculukla ukbâ kapısından giriş yapmıştır.

Yaşayanlar için ise İlm’el-yakîn ve hakka’l-yakîn anlamda ahiret yolculuğunun başladığı mekândır. Ayet ve hadislerin bildirdiği üzere tanıdığımız, ancak nasılını kavramaktan aciz olduğumuz ahiret yolculuğunun fiziksel anlamda müşahade edildiği kabristanlar, bu haliyle de dirilere Ukbâ kapısıdır. Daha fazlasını hissetmek ise, ancak kabristanlarda yapılacak tefekkür yürüyüşleri ile mümkündür.

Bu konuda son olarak şunu ifade edebilirim. Bu eser hem akademik kaygılarla, hem de manevi bir tefekkür boyutuyla hazırlandı. Bu sebeple Bâb-ı Ukbâ ismi, tefekkür boyutunu ifade ederken; alt başlık olan “Kahramanmaraş Şeyh Adil Mezarlığı Tarihî Mezar Taşları” da akademik boyutunu ifade etmektedir.

Ali Büyükçapar; Mezar Taşı nedir ve hangi manâları içerir?

İbrahim Kanadıkırık; Yukarıda da dediğim gibi mezarlıklar, yaşayanlar için manâlar barındırmakta ve bu sebeple tüm manâlar dirilere göre şekillenmektedir. Mezar taşı nedir, sorusu kime göre sorusunu da beraberinde getirir. Boş gözlerle bakanlar için bir ölünün yerini ve kimliğini tespit eden bir işaretten başka bir şey değildir. O yüzden çoğu kişi yanlarından geçer gider de; ne hissettin sorusuna, belki size alaycı gözlerle bakarak soruyu geçer, gider.

Ancak medeniyetimiz mezar taşına öyle anlamlar yükler ki, manevi dünyamızın yapı taşlarından birisi haline getirir. Tefekkürün, nefsi ıslah etmenin, hesap verme düşüncesinin, dünya lezzetlerinin faniliği düşüncesinin ve kaçışın mümkün olmadığı ölüm gerçeğinin en mücessem timsali mezar taşlarıdır.

Peygamber efendimizin; “lezzetleri acılaştıran ölümü sık sık hatırlayınız” ve “hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz” hadislerinin en veciz ifadesi her halde mezar taşlarıdır. Bu haliyle de almasını bilene en etkili nasihattır mezar taşları. Bu taşlar kişiler üzerinde öyle tesir bırakır ki, insan fıtratı bu birbirinden farklı manâları çeşit çeşit tarzlarla ifade eder. Tefekkür boyutunu şiirsel ifadeyle sunanlardan herhalde en meşhuru Necip Fazıl merhumun “Karaca Ahmed” şiiridir.

Mezarlıklar ve mezar taşları aynı zamanda yaşadığımız coğrafyanın millî tapusudur. Konuşulan dilden, yaşayan kültürümüze, çeşit çeşit mimari eserlere varıncaya kadar ecdâd nasıl vatan topraklarına mührünü vurduysa, mezar taşlarıyla da şahsi varlığını tescillemiştir. Bu sebeple vatan topraklarının mirasçısı olduğumuzun en mühim belgesi ecdadın mezar taşlarıdır. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, mezar taşlarında Müslüman Türk Medeniyetin varlığını, dilini, şeklini görürsünüz.

Manevi anlamlar dışında taşlar birçok yönden değerlendirilebilmektedir. Taşlara verilen şekiller, üzerlerine işlenen motifler, yazı çeşitliliği ve içerikleri bakımından sanat tarihinden, edebiyata, sosyolojiden tarihe, nüfus istatistiklerinden dil özelliğine, hat çeşitliliğinden yaşanmışlıklara varıncaya kadar maddi boyutuyla da millî kimliğimize ait verileri içermesi açısından birçok alanda akademik verilerin kaynağıdır.

Ali Büyükçapar; Mezar Taşları üzerinde çalışmanın ne gibi zorlukları vardır?

İbrahim Kanadıkırık; Bu zorlukları iki ana başlık altında inceleyebiliriz? Birincisi fiziksel zorluklar, ikincisi psikolojik diyebileceğimiz zorluklar olabilir. Tabi burada öncelikle şunu ifade edelim ki, bu zorluklar çalışma yapan kişinin istekliliği ölçüsünde değişir. Yani siz hangi çalışmayı yaparsanız yapın, şevk ve heyecan zorlukların seviyesini asgariye indirir, belki lezzet aldığınız bir eyleme dönüştürür. Bu çalışmayı yaparken hissettiğim şevk ve heyecan çalışmamı kolaylaştırdı diyebilirim. Şimdi genel manâda zorluklardan bahsedeyim.

İlki fiziksel zorluklar demiştim. Açık arazide çalışıyorsunuz. Masa başında ve kâğıt üzerinde değilsiniz. Kesinlikle yalnız çalışmamanız lazım. Ancak ben yalnız çalıştım. Ekip ve ekipmanlara ihtiyacınız var. Aksi takdirde tüm ekipmanları siz taşıyıp kullandığınız gibi, tüm ekibin görevi tek başınıza sırtınıza biniyor.

Boynunuzda fotoğraf makinası, ellerinizde krokiler, kalem, kazma, fırça, su bidonu ile araziyi tarıyorsunuz. Zemin rahat yürümeye müsait değil. Taşlar ve mezarlar arasından yürümek ve her araya girmek zorundasınız. Düşme ve çarpma sonucu oluşan basit yaralanmalar, dikenler, ağaç dalları ve yoğun çalışmanın getirdiği yorgunluklar fiziksel engellerden sadece bazıları.

Önce bulduğunuz taşın yerini krokide göz kararı tespit ederek işaretleyip, numara veriyorsunuz. Ardından taşın fotoğraflanabilmesi için hem çevresini temizlemek zorundasınız, hem de en azından yazılı kısımlarının toprağa gömülü alanlarını meydana çıkarmak zorundasınız. Vuruyorsunuz kazmayı toprağa, define arayıcılarına dönüyorsunuz. Bu da yeterli değil. Bu sefer de taşı bir taraftan yıkıyor, bir taraftan ince ve yumuşak uçlu fırçayla yazıları temizlemeye girişiyorsunuz. Zaman, bazı taş yüzeylerinde toz-toprağı kayaçlaştırmış. Bazı taşlar yosun bağlamış durumda. Taşları okunabilir hale getirmek için tüm yüzeydeki bu fazlalık etkenleri ortadan kaldırmanız lazım. Bazı taşlar çürümeye ve yazıları dökülmeye başlamış. O kısımlarda çok hassas olacaksınız. Yoksa kaş yapayım derken, göz çıkarırsınız. Yani bir arkeolog hassaslığı göstermek zorundasınız. Tüm bu işlemlerden sonra ancak fotoğraflama yapabiliyorsunuz. Ondan sonrası ise bilgisayar ortamına aktardığınız fotoğraftaki yazıyı okuma ve transkribe etme sürecidir.

Psikolojik diyebileceğimiz zorlukların başında her halde, çevrenizden gelen tepkiler gelmektedir. Çünkü alışılmış bir alanda çalışmıyorsunuz. Ayrıca akademik bir sürecin zorunluluğuna da tabi değilsiniz. Tamamen kişisel tercih sonucu çalışıyorsunuz. Bu yüzden tepkiler tahmin edebileceğiniz gibi hiç te olumlu olmamaktadır. Buna göğüs germek zorundasınız. Ayrıca Şeyh Adil gerçekten geniş bir mezarlık. Bu kadar geniş ve sık bir mezarlığı tamamen tarama zaman ve azim isteyen bir süreç. Yani yarım bırakma riski her zaman var. Bir de yapacağınız çalışmanın herhangi bir karşılık bulmadan bir yığın ham bilgi olarak kalma riski var. Bunlar insan zihninde her zaman gelgitlere sebep olur. Yani kurumsal bir proje yürütüyor da değilsiniz. Kendi projeniz şu aşamada sadece sizi ilgilendiriyor. Kitaplaşmadığı sürece de sizden başka kimse için bir değer ifade etmiyor.

Çalışmanın diğer psikolojik ayağı ise, kabristanın insan halet-i ruhîyesi üzerinde oluşturduğu netâmeli durumdur. Sonuçta yapayalnızsınız. Bazen çalışmaya öyle dalıyorsunuz ki, akşam vaktine çok az bir zaman kaldığını, mezarlığın artık ağaç gölgelerinin de tesiriyle loş bir ortama büründüğünü hissediyorsunuz. Bunlar o anki hisleriniz üzerinde etkili oluyor. Bazen iyice daldığınız çalışma sırasında otlar arasından birden bire fırlayan bir kedi anlık irkilmenize yol açabiliyor.

Ama bütün bunlarla birlikte ecdâda olan minnet duygunuz, kendinizi bu çalışmayı yapma vazifesinde zorunlu görmenizi sağlayarak; sizi her yönden güçlü, iradeli ve azimli kılıyor.

2’İNCİ BÖLÜMMMMMMMM

4- 60000’den fazla mezar taşını tek başına nasıl inceledin, hangi metodları kullandın?

Hangi ilmî çalışmayı yaparsanız yapın mutlaka önce neyi, nasıl yapacağınızı belirleyerek, metodolojisini tespit etmek zorundasınız. Benim bu çalışmam da önce fikrî planda oluşup, olgunlaştı. Ardından hangi usulleri takip edeceğimi metodolojik olarak belirledim.

Saha çalışması yapacağımdan ve alanın oldukça geniş olmasından dolayı rast gele hareket edemezdim. Şeyh Adil Mezarlığı sonradan eklenen bölümleriyle 120 dönümü bulan bir arazi. Bu kadar geniş bir arazinin kısımlar halinde incelenmesi en mantıklı yoldu. Önce mezarlıklar müdürlüğünden mezarlığın krokisini temin ettim. Ardından adalar halinde bulunan krokideki adaları bilgisayar programları üzerinde ayrıştırarak, müstakil adalara bölüp, A4 boyutlu çıktılarını aldım ve mezarlığı ada ada taradım.

Benim çalışmaya başladığım 2015 yılı baharında mezarlıktaki kayıtlı cenaze miktarı 62 bin civarındaydı. Osmanlıca taşlar bu sayının dışındadır. Her adayı tarama işinde adanın dar kenarından başladım. Çünkü bu sayede kroki üzerinde daha doğru yer tespiti yapabilecektim. Sonraki tespitlerimi de ilk noktalamaya göre konumlandırmak kolaylaşacaktı. Böylelikle belirgin taş ve ağaçları esas alarak, başlama ve bitiş noktalarını belirlediğim enine boyuna bir tarama alanı belirliyordum. Bu alanı hiç atlama yapmadan taş taş önce gidiş yönünde, sonra geliş yönünde en az ikişer kere taradım. Bulduğum Osmanlıca taşın göz kararı yerini tespit ederek krokiye işaretleyip numaralandırdım. Ardından da yukarıda belirttiğim üzere temizliği, yıkanması, fotoğraflanması gibi süreçlerini gerçekleştirdim. Tarama alanını bitirdikten sonra aynı usulle bir sonraki tarama alanına geçtim. Böylelikle yaklaşık 40 günlük bir süreçte ve haftanın 7 günü esaslı olarak çalıştım. Bazı taşlar vardı ki yanına gidip elinizle dokunmadan üzerindeki yazıyı anlayamayacağınız derecede boyaları silinmiş ve aşınmış oluyorlardı. Bu sebeple belirgin olmayan her taşı da kontrol etme zorunluluğu vardı. Bunları da atlamadan tespitleri yapma yolunu tercih ettim. Neticede Şeyh Adil’in tamamını tarama imkanı hasıl oldu. Arada gözden kaçanlar var mıdır, sorusuna elbette ki vardır cevabını verilir. Ancak bunların sayısının sınırlı olduğu da bir gerçektir. Tamamen toprağa gömülmüş olanlara ise arkeolojik kazı dışında yapılabilecek bir şeyin olmadığı da ortadadır. Resmi rakam da 60 binin üzerinde olunca taradığımız taş miktarı da doğal olarak bu rakamı vermektedir.

Zaten kitapta her ada başlangıcında verdiğim ve her taşın yerini noktalı ve numaralı olarak gösteren krokilere bakıldığında, mezarlığın her yanına dağılmış haldeki Osmanlıca mezar taşlarını müşahade edebilirsiniz. Bu da taramayı kanıtlayan bir delil durumundadır. Elinize kitabı alarak, bu krokiler üzerinden bir harita okuyucusu hüviyetiyle bu taşları bulabilirsiniz. Bunun bir diğer faydası ise mezarın üzerindeki taş zamanla ortadan kaybolsa bile hem fotoğraflar, hem krokiler şahsın mezarının yerini tespit etmeyi kolaylaştıracak bir veri konumundadır. Zannederim benim bu krokili yer işaretleri çalışmam da Türkiye’de bir ilk durumunda.

Mezarlığı tarama, tespit ve fotoğraflama aşamasından sonraki süreç ise evde bilgisayar üzerinde yaptığım okuma ve transkribe çalışmalarıdır. Bunların incelenmesi esnasında da emin olunamayan yerlerde çok hassas davranarak, tekrar tekrar mezarlığa gidip, taş üzerinde direk okuma yaptığım da oldu. Hatta yeniden fotoğraflama çalışmaları bile oldu. Çok girift ve aşırı yıpranmış bir kısım taşlarda görüş birliği oluşturmak için birlikte yüksek lisans yaptığım değerli tarihçi dostlarım Dr. Yasin Kozak ve Ömer Faruk Gökdeniz beylerle okuma çalışmaları yaparak hata payını asgariye indirdik.

Yine okumalarda, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin imlâlarını çeşitli kamûslardaki yazılışlarıyla karşılaştırarak, okumada şüphe unsuru koymamaya çalıştım. Bu sebeple hem mezarlığın taranması, hem de okumalarda aşırı bir ilmî titizlikle akademik bir bakış açısıyla bu çalışma gerçekleştirildi. Eser; baştan savma, günü kurtarma ve popülizm kaygıları olmadan hazırlandığı için, bu şekilde ana kaynak olma hüviyeti kazanmıştır.

5- “Elifler Ordusu” tabiri nedir?

Elif’ten kastımız Arap alfabesinin ilk harfi olan “Elif”tir. Malumunuz olduğu üzere “Elif” harfine birbirinden farklı çok çeşit anlamlar yüklenmiştir. Elif’e verilen en meşhur mana ise “tevhîd”i temsil etmesidir. Zaten ebced hesabıyla da Elif’in rakam değeri 1’dir. 1 ise birliği yani tevhidi temsil eden sayıdır.

Ben de bu ifade ile bir’lik, yani tevhidi esas aldım. Düşünün bir kere kocaman bir kabristanda göz alabildiğine uzanan ve her mezarın başında bulunan taşlar, her biri tek başına bir “Elif” hükmünde. Hem de faniliğin en müşahhas bir şekilde müşahede edildiği kabristanda, insana ibret ve teslimiyet nazarıyla bakmayı sağlayan ve üzerlerinde “hüve’l-bakî” yazan mezar taşları. Toprakta yatan ve faniliğini haykıran cenazeye inat, başında tüm anlamlarıyla tevhidi ve bekâyı haykıran mezar taşları. Bu sebeple de tevhidi ifade eden mezar taşları topluluğu, tevhidin simgesi olan bir “Elifler Ordusu” hükmüne geçmektedir. Tabi bu ifade sizin nasıl bir tefekkürle konuya yaklaştığınıza bağlı. İnsanın ölümlü olduğunu en derinden hissedip, hesap vereceği düşüncelerine en yoğun daldığı yer kabristanlar olduğu için, bu şekil tefekkür ve düşünceler de yerinde olsa gerek.

6-Kaplumbağalar ve mezarlık ilgisi hayli ilginç?

Başta da ifade ettiğim gibi eser akademik yönünün yanında, kabristanlara yönelik tefekkür kapısını da aralama kaygısında. Cenâb-ı Allah, kainatın istisnasız her noktasında esmâ-i ilâhisini ve kudretini tecelli ettirmiştir. Müslüman, eşya adını verdiğimiz varlık âlemine hikmet ve tefekkür boyutuyla bakmak ve imanını kemâle erdirmekle mükelleftir. Bundan dolayı duyularımızla hissettiğimiz her şey aslında bize kudret-i ilahinin tecellilerini yansıtır. Varlıkların canlı veya cansız olması bu hakikati değiştirmez. Mezarlık hayvanatının en daimi unsuru olan kaplumbağalar, size böyle bir ortamda tefekkür kapılarını fazlasıyla açtırıyor.

Kur’an’ın ifadesiyle “aceleden yaratılan” ve geldiği dünyadan alelacele giden bir insan nesliyiz. Dünyanın ömrüyle kıyasladığımızda insan ömrü gerçekten kısacık kalıyor. Ancak bu kısacık ömrü her şeyiyle ihya etmek için olağanüstü bir çaba gösteriyoruz. Hem de mutlak neticeyi bildiğimiz halde! Böyle bir durumda kabristanın yaşayan sakinleri kaplumbağalar bize koca bir nasihat hükmünde. Onların lisân-ı hâllerini tefekkür etmek gerçek bir nasihat oluyor.

Her şeyden önce genel ömürleri itibarıyla, insanın rahat iki katı bir ömür sürdükleri bilinen bir gerçek. Sanki mezarlığın içerisinde size; “Ey insan! Ne kadar yaşarsan yaşa, benim kadar bir ömrün bile yok” dercesine bir hâl içindeler. Ayrıca gerçek bir tevekkül timsâli durumundalar. Evi sırtında, yiyeceği toprakta, tazesini bulamazsa kurusunu yiyor. Rızk endişesi yaşamıyor. Hiç aceleleri yok, usul usul hareket halindeler. Akşam olurken bulduğu bir kuytuya, bir çalılığın arasına başını verip, kendini dünyaya kapatıyor. Anlayacağınız rabbinden başka kimseye eyvallahları yok. Kısaca, Fatiha sûre-i şerifinde her gün tekrar tekrar okuduğumuz “iyyâke nestain” (Yalnız senden yardım isteriz) ve hasbünallahü ve ni’mel vekil düsturlarının en canlı misâlleri durumundalar. Tefekkür etmesini bilirsek bize lisân-ı hâl ile söyleyecekleri çok şeyleri var.

7- Mezarlıklar nasıl ihyâ edilmeli?

Bizde ölen kişinin ailesi genelde onun mezarının bakımını yaptırıyor. Ancak aradan uzun zaman ve birçok nesiller gelip geçtikten sonra mezarlar artık doğanın içinde kaderine terk ediliyor. Bu halde de çeşitli tesirlerin etkisiyle yok olup gidiyorlar. Aslında yok olup giden ortak hafızamızın bir kısmı. Özellikle Osmanlı Türkçesiyle yazılmış olanlar tarihî eser hükmünde. Şöyle adam akıllı bir araştırma yaptığınızda gördüğünüz manzara, bunların yokluğa mahkûm oldukları izlenimini veriyor. İlgisizlik ve sahipsizlik bu etkeni hızlandırıyor. Buna zamanın eskitmesiyle yıpranma ve ufalanma da eklenince, oldukça zengin bir tarihi arşivimiz olan tarihî mezar taşları hızla eriyip yok oluyor.

Yazıları dökülenler, kırılanlar, toprağa karışıp gözden kaybolanlar, bilinçsizce başka bir alanda kullanılanlar veya bilinçli bir şekilde sökülüp satılmak üzere götürülenlerin de olacağı düşüncesi bu konuda en önemli kaygımız. Bu taşların fotoğraflarını 2015 yılında çektim. Aradan 5 yıla yakın bir zaman geçti. Bu süre içinde kaybolan, kırılan, harfleri dökülen mezar taşları var. Yani bu fotoğrafların bir daha aynıyla çekilme imkanı yok. Misalen Maraş İstiklâl Harbi şehidi Eşbahzade Mehmed ve oğlu Osman Nuri Efendilerin abidevi mezar taşlarında ciddi çatlamalar var. Bunların 10 yıl içinde şimdiki bütünlüğünü koruyamayacağı ortada. Yine Maraş Harbi kahramanlarından ve Antep Harbi şehîdlerinden Karakız Zeki’nin mezar taşı belli belirsiz halde. Daha önce gazetemiz aracılığıyla haberi yapıldı. Ancak herhangi bir adım atılmadı. Üç beş sene sonra o taş da yok olup, gider ve Karakız Zeki’nin mezarı da böylelikle yok olur. Belki üzerine cenaze bile gömülür.

Köy mezarlıklarındaki tarihi taşların durumu daha feci. Onlar çoğunlukla açık arazide rüzgar, kar, don, sıcak gibi aşındırıcı etkilere daha açık oldukları için yıpranma çok daha hızlı. Yazın Göksun-Çardak’taki tarihi mezarlığa bir saha araştırması yaptık. Taşlar perişan halde. Bununla da kalmıyor, alan diz boyu sararmış ot dolu. Yani bir ateşle otların tutuşması durumunda zaten iyice eskimiş olan tüm taşlar yangın ateşiyle tahrip olup gidecek.

2015 yılı sonlarında İstanbul Fındıkzâde’de Fatih’in hocası Mollâ Gürânî hazretlerinin kabrinin bulunduğu küçük kabristanı ziyaret ettim. Toplamda yarım dönümü geçmeyecek şekildeki küçücük mezarlık içler acısı bir haldeydi. Her biri bir şaheser ve sanat eseri konumundaki o mezar taşlarının kimi şeyhülislamlara, kimi âlimlere, kimi devlet adamlarına aitti. Küçücük kabristandaki mezar taşlarının kimi yıkılmış, kimi üst üste rastgele istiflenmiş, kimi zoraki ayakta durur halde insanın içini acıtır haldeydi. Oysa bunların hepsi bizim hafızamız, geçmişimiz, kimliğimizdir. Kısacası bu toprakların birer tapu senedi hükmündedirler.

Günümüzde eski medeniyet eserlerinin arkeolojik olarak meydana çıkarılıp, koruma altına alınmasına muazzam ekipmanlar ve bütçeler ayrılıyor. Doğrudur ve olması gereken bir çalışmadır. Ancak aynı ilgi ve çalışmaların ecdadın bırakıp gittiği eserlere yönelik de yapılması elzemdir. Mimarî eserlerimiz bu konuda daha şanslı. Ancak mezar taşlarımız, çeşitli kitâbelerimiz için aynı şeyi söylememiz mümkün değil. Hem bunların büyük çoğunluğu toprak üzerinde. Yani iş daha kolay aslında. Bu nasıl yapılabilir, diye sorabilirsiniz. Restorasyon çalışmaları kapsamında neler yapılabilirse pekalâ bunlar için de yapılabilir. Ayrıca artık açık alanda kalması mümkün olmayanlar, bulunduğu yerden alınarak müzelerin depolarına alınabilir. Çalınma veya bilinçsiz mezar yapım çalışmaları sırasında tahrip olmasının önüne geçilecek teknik ve yasal tedbirler alınabilir.

8- Mezar taşlarından başladığın çalışman hangi alanlarda devam ediyor?

Benim böyle bir çalışmayı yapabilmemin en mühim amîli Osmanlı Türkçesine hâkim oluşumdur. Çünkü 1000 yıllık bir hafızayı tanımlayıp, tanıtabilmenin ilk şartı ileri derecede Osmanlıca okuyup, literatüre taşıyabilmenizdir. Bu size bakîr alanlarda, orijinal çalışmalar yapma imkânı sağlamaktadır. Bu çalışmalar da her zaman ana kaynak hükmü taşıyacaktır. Bu sebeple her türlü Osmanlıca arşiv, çalışmalarımın odak noktasıdır.

Aslında mezar taşları coğrafya genelinde çok geniş ve uzun soluklu eserler verme imkânı sağlamaktadır. Ancak teknik ekipman desteği olmadan da bu şekil çalışmalar iğne ile kuyu kazmak gibidir. Niyetim bu çalışmanın ikinci aşaması olarak Maraş çevresindeki ilçe, köy, kasaba mezarlıklarında bulunan tarihi mezar taşlarını tespit ederek envantere kazandıracak yeni bir eser projesidir. Fakat kurumsal ve teknik destek olmadan bu ikinci çalışmayı yapamayacağım ortadadır. Bu konuda yapabildiğim tek çalışma zaman zaman bu tip yerlere giderek tespit, fotoğraflama ve arşivlemeye yönelik yapabildiğim çalışmalarımdır. Sadece iki elin parmakları adedince gittiğim köy mezarlıklarında tespit ettiğim tarihi mezar taşlarının sayısı 100’e yakındır. Bâb-ı Ukbâ’daki sayı ise sadece 264’tür. Yani tüm Maraş çevresi, Bâb-ı Ukbâ’nın kat kat fazlasını barındırıyor diyebilirim.

Son dönemde yerel şehir tarihçiliği çalışmaları hız kazanmıştır. Bu alan hem kentin canlı bir ilgisiyle karşılaşıyor, hem de yaşadığınız coğrafyanın tarihî kaynaklarına daha kolay ulaşma imkânı veriyor. Tarihçi, araştırmalarını ulaşabildiği kaynaklar üzerinde yoğunlaştırmak zorundadır. Bu sebeple Maraş tarih ve kültürü ana çalışma alanımız durumdadır. Şu an tamamlanmış ham halde ve tamamlanma aşamasında olan yerel tarih ve kültür çalışmalarımız devam ediyor. İnşallah günü geldiğinde onlar da kitaplaşarak, şehir envanterine kazandırılmış olurlar.

Son olarak şunu söyleyebilirim, Bâb-ı Ukbâ neticede şehrimize kazandırılmış çok mühim bir ana kaynaktır. Birçok ilmî araştırmayı besleyecek verileri barındırmaktadır. Ancak imkânlarım bu eserin olması gerektiği kalitede basılmasına yetmedi. Yine de, bu haliyle de envantere girmiş oldu. Büyükşehir Belediyemize bu konuda müteşekkirim. İnşallah ilerleyen zaman içerisinde bu eserin çok daha kaliteli, büyük ebatlı ve profesyonel bir dizaynla prestij bir eser olarak ilim dünyasına kazandırılmasını arzulamaktayım.

Eserin tanıtımı konusunda böyle bir röportaja imza atmanız dolayısıyla, siz değerli mütefekkirimize ve Manşet Gazetemize ayrıca teşekkürü bir borç biliyorum.

Güncelleme Tarihi: 19 Kasım 2019, 16:12
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER