Geçen hafta Türk siyaset tarihine ‘Postmodern Darbe’ olarak geçen 28 Şubat 1997’deki MGK bildirisinin 22. yıl dönümü nedeniyle bir yazı yazmıştım. Yazıda “bir konuyu/olayı etkilenenler (mağdurlar), failler ve bundan yararlananlar (fırsatcılar) açısından değerlendirmek daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır” demiştim. Failler ve mağdurlar yönünden olayı değerlendirdim. Bu yazıda ise fırsatçılar yönünde değerlendirmeme devam edeceğim

Fırsatcılar!

Fırsatçılık ahlaksızca “çıkan ortamdan yararlanma” hastalığıdır: Olayı yapacak güç kuvvet, yetki ve sorumlulukta olmayabilirler. Ama asalaktırlar, sakatatçıdırlar, imkânları varsa başkasının avını (emeğini) tamamen kendilerine alıkoyarlar!

Fırsat bilmek; bir şeyden belli bir amaçla hemen yararlanmaktır.  

Fırsatı ganimet bilmek; çıkan fırsattan en iyi biçimde yararlanmaktır.

Fırsattan istifade etmek; ele geçirilen imkân veya durumdan en iyi biçimde yararlanmaktır. Fırsat kollayarak (gözlemek); yapmak istediği iş için uygun bir zaman veya bir durum beklemektir… “

Fırsat vermek; bir işi yapmak için uygun, elverişli şartı sağlamaktır. Yani ahlaksızca fırsatçılığa ortam hazırlama hastalığıdır…

Ortada bir fırsatçılık yapanlar ve ortam hazırlayanlar varsa bunu gerçekleştirilmesinde rol alanların hepsinin rütbeli, cüppeli olmadığı da dikkatten uzak tutulmamalıdır. Daha açıkçası STK’lar, bürokrasi, kurum/kuruluşlar ve toplum (sıradan insanların düşünsel derinliklerinde) içerisinde bu tür hastalıklı zihniyetin varlığı dünde bu günde bir vakıadır.    

Tağrı Buğra’nın “Sonra fırsat kollamasını biliyordu ve tekme yapıştıracak, çelme takacak zamanı içgüdülerin şaşmazlığıyla seçiyordu” ifadelerini hatırda tutmalı… Böyle tipleri çok uzaklarda aramaya gerek var mı? Uygun fırsatı kollayıp çelme takma hastalıklı bir hal değil mi?

Ahlak ve Hukuk

Olayları yapanlar (failler ve iştirakçileri) ve etkilenen (mağdurlar) yanında bu olayları vesile (fırsat) bilip yararlananlar da vardır… Geçen yazımda etkilenenlerden dolaysız olarak aktardım. Örneğin bir mağdur 180 lira olan maaş ile çalışırken 28 Şubat Sürecinde iki katı çalıştırıp 50 lira verildiğini anlatmıştı. Yine demokrat birini vesayetçi (veya kanunsuz ithamlarla) tasfiye etmek böyledir.

Bu durum ahlak sorunu olduğu kadar hukuk (suç) ile de ilgilidir.

Bu sorun hukukla ilgilendiği bir meseledir. Nitekim Türk Ceza Kanunun Yedinci Bölümü “Hürriyete Karşı Suçlar” kısmında 117. Maddenin 2. Fıkrası şu şekildedir: “Çaresizliğini, kimsesizliğini ve bağlılığını sömürmek suretiyle kişi veya kişileri ücretsiz olarak veya sağladığı hizmet ile açık bir şekilde orantısız düşük bir ücretle çalıştıran veya bu durumda bulunan kişiyi, insan onuru ile bağdaşmayacak çalışma ve konaklama koşullarına tabi kılan kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis veya yüz günden az olmamak üzere adlî para cezası verilir.”

Bu sorun ahlakla ilgili bir meseledir: Fırsatçılık yapanlar ve ortam hazırlayanlar! Maalesef en temel sorunumuz ahlaktır… Ahlak eksik olunca demokrasi, hukuk, din ve bilim/eğitim işlevsiz kalmaktadır…

Bir takım süreçlerle ilgili çok şeyler yazıldı ve konuşuldu; gelecekte de yazılıp konuşulacaktır. Asıl mücadele edilmesi gereken hastalıklı zihniyet (fırsatçılık) yapısıdır… Aksi halde süreçler “bin yıl sürdü mü veya bitti mi?” tartışmalarını yapıp dururuz. Bu hastalıklı zihniyet farklı şapkalara sahip olarak karşımızda canlı olarak durmaktadır.

Son söz: Resesif (çekinik/uykudaki) özellikler fırsat bulunca dominant (görünür) olur