banner64

İŞTE KAHRAMANMARAŞ’IN İLK ORKESTRASI

Kahramanmaraşlı Müzik Adamı, Araştırmacı ve Bağlama Üstadı Mehmet Bağlar, 1968 yılında ‘Edeler Orkestrası’ adı altında Kahramanmaraş’ın ilk orkestrasını kuran kentin önemli müzik adamlarından Nevzat Kırkpınar’ı kaleme alarak, gazetemizle paylaştı.

İŞTE KAHRAMANMARAŞ’IN İLK ORKESTRASI

Mehmet Bağlar, Kahramanmaraş’ın tarihini, kültürünü, değerlerini, insanlarını ve bugüne kadar gelmiş geçmiş sanatçılarını anlatan arşivini sadece Manşet Gazetesi ile paylaştı.Bağlar, 7’den 70’e Maraş ile ilgili bilgiler olan bu özel arşivini gazetemiz okuyucuları ile buluşturarak, kültür ve sanat anlamında vatandaşların gönül dünyalarını aydınlatıyor. Kahramanmaraş’ın tarihi dokusunu ve kültürünü ele aldığımız bu özel arşivde, şehrin geçmişten bu güne gelen ozanlarını, bestekârlarını ve sanatçılarını ele alıp bu özel kişilikleri tek tek sayfa sütunlarımıza taşımaya devam ediyoruz. Her hafta Pazartesi günü gazetemizde siz değerli okuyucularımız için yazılar yazan ve arşivinde ki tarih kokan notları bizimle paylaşan Bağlar, bu hafta 1968 yılında ‘Edeler Orkestrası’ adı altında Kahramanmaraş’ın ilk orkestrasını kuran ve yaptığı çalışmalar, gösterdiği emekle kent müziğinin emektar isimlerinden biri olan Nevzat Kırkpınar’ı kaleme aldı.

Volkan Müzik Galerisi Yöneticisi, araştırmacı ve bağlama üstadı Mehmet Bağlar ’ın kaleminden Nevzat Kırkpınar;

NEVZAT KIRKPINAR KİMDİR?
10 Mayıs 1953 günü Sarayaltı Camisinin altındaki toprak damlı, elektriksiz bir evde Mehmet ve Şerife Kırkpınar çiftinin 5. çocukları olara dünyaya gelmişim. Babamı Sarayaltı'ndan eski belediyeye uzanan mesafedeki bütün esnaf, Maraş şivesi ile "Dadlıcı Memmet" olarak bilirler. Çocukluğumun Maraş'ından geriye doğru hatırladığım en eski tarihli olay, babamın elimden tutarak götürdüğü, yıkılan taş bina belediye meydanında yapılan Demokrat Parti mitingdir. İlk kez bu kadar insanı bir arada görmek beni çok heyecanlandırmıştı. İlk gözlemim de esnaf ve halkın neredeyse tamamının şalvar giymesi idi. Pantolon giyen birisini gördüğümüzde anlardık ki, bu şahıs ya resmi görevli ya da zengin taifeden biriydi. 1960 Yılında Albayrak İlkokuluna başladım. İlk öğretmenim de İstanbullu bir Türk vatandaşı Yahudi, Josef Menda oldu. Yedek Subay öğretmenliğini Maraş Milli Eğitiminde yapıyordu. Çocukluğumuzda yüksek duvarlı Yahudi Mahallesinden geçerken kendi kendime sorardım, neden bu evlerin duvarları bu kadar yüksek, neden böyle bir mahalle var? Vs. vs. İleriki yaşlarımızda yerli yerine oturuyordu bu soruların cevapları. Ve bu durum kadar ilginç olan bir diğer gerçek de, o yılları yaşarken bilemediğimiz, farkında olmadığımız sınıfımızın popülasyonu idi. Meğerse tam bir zenginlikmiş birlikte yaşamak, "sen kimsin ?" diye sormayı gereksiz kılan erdem ve hoşgörü ortamı! Diyebilirim ki ilerideki hayatım neredeyse Albayrak İlkokulu’nda şekillendi. Bir gün okul müdürümüz Muharrem Görür, okulda bir mehter takımı kurulacağını, müziğe yatkın olanların idareye kayıt yaptırmalarını istedi. Hemen kaydımı yaptırdım tabii. Şehirden tedarik edilen usta çalgıcılar bir ay süreyle bizi eğitti. Artık merasimlere katılacak kıvama gelmiştik. Ben, bir sene davul çaldım, sonra mezun oluncaya kadar mehter başkanlığı yaptım.

Maraş halkı Mehter Takımını hemen benimsedi ve çok sevdi. Sadece bayram merasimlerinde değil gündelik hayatımızda bile taltif ve ikram görüyorduk. İlkokulun bana kattığı diğer bir temele gelince. Okulumuzda sıkça sanat etkinlikleri olurdu. Bir tiyatromuz vardı mesela, yılda iki oyun oynardık. Dışarıdan bölgenin bilinen şairleri, ozanları gelirdi. Rahmetli Âşık Veysel bile gelip konser verdi, onunla tanışma konuşma şerefini yaşadık. Bu etkinliklerde ben de şiirler okurdum. Törenlerde mehter duasını bir Maraş'ın önünde okumak bana pek çok şey kattı; iyi şiir okuyordum, kalabalıklara seslenirken heyecanlanmıyordum. Son sınıfta yavaştan şiirimsi şeyler karalamaya başlamıştım.

İlk şiirlerimden birisiyle bir örnek verelim:

İlk şiirimi ilkokul beşinci sınıfta yazdım Binnaz’a

Binnaz bin nazlıdır bilesiniz

gülmesi ikram konuşması bir lütuf

Sabah sekiz Binnaz, ders zili çaldı Binnaz,

teneffüste Binnaz

en son naz ile Binnaz çıkar okuldan

Akşamları gökyüzü Binnaz’ın yüzü

Binnaz’ın çilleri yıldızlar

Say say bitmez geceleri

HEM ORTA HEM LİSE YILLARINDA BANDO TAKIMLARINDA BULUNDUM
İlk Okulu 1965 de birincilikle bitirdim. Maraş Sanat Orta Okulu'nun son mezunuyum. Daha sonra Endüstri Meslek Liseleri açıldı. Lise eğitimimi bu okulda tamamladım. Hem orta hem lise yıllarında bando takımlarında bulundum hep. Davul çalmayı epey ilerletmiştim. Okulda orkestralar kuruyor dönem sonlarında okul konserleri yapıyorduk. 1968 yılında Dünyada birçok şeyi etkileyip değiştirecek bir gençlik hareketi başladı. Adına "çiçek çocukları" denilen bu akım, neredeyse tüm Avrupa'yı etkisi altına almış, Amerika'ya kadar uzanmıştı. Elbette Türkiye'yi de etkiledi. Başta İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük illerde kendini hissettirdi. "Kentli" gençlerin giyim kuşamları değişti, dinlediği müzik değişti, gidilen mekânlar değişti, okunan kitaplar değişti, dil değişti, değerler manzumesi değişti. Çok renkli bir kültür paketiyle sunulan bu akımın, "özgürlük" gibi sihirli bir sözcük üzerine kurulmuş olması, yayılma hızını artırıyordu. Nitekim kaçınılmaz olarak Anadolu'ya da girdi. Bu hareketin bir proje olduğu yıllar sonra anlaşılacaktı. Domino etkisiyle büyüyen projenin hükmettiği ekonomisi de fazlasıyla büyüktü.

ÖZEL HİÇBİR PROGRAM, PROJE, YATIRIM, TEŞVİK YOKTU
Yeri gelmişken Türkiye'de hatırı sayılabilecek bir tabanı olan "Arabesk" in doğuşu da bu yıllara denk gelir. Yine, "özgürlük" "eşitlik" temelinde ekonomiden payını alamayan, kentin varoşlarına sıkışan "aidiyet" paradoksu geçiren gençleri kavrayıp taraftar buluyordu giderek. Bu yılların Maraş'ından bahsedecek olursak: Süleyman Demirel iktidarda. Maraş’ta hiçbir devlet yatırımı yok. Özel teşebbüs ne yaptıysa ne yapmayı planlıyorsa o kadar. Şehir her türlü ulusal dolaşım ağında değil. Adeta unutulmuş, cezasını çekmeye mahkûm edilmiş bir suçlu gibi. Halk ise sessiz sedasız, tepkisiz, kaderci bir anlayışla yaşayıp gidiyor. Şehrin bir ucundan bir ucuna sıkı adımlarla 30 dk. da yürümek mümkün. Al-Sat’çı tüccardan ziyade el emeği ile geçinen zanaatkârların sayısı daha fazla. Hemen her semtte bir ilkokul var. Buralardan mezun olanlar, bir ortaokul, bir lise, biri kız biri erkek iki sanat ve bir ticaret okuluna yerleştiriliyorlardı. Kitap okuma alışkanlığı, şehrin entelektüelleri dışında yok gibiydi. Entelektüeller ise, her yerde olduğu gibi, bu konuda pek bir gayret göstermezlerdi. Kendi tiyatrosu olmadığı gibi gerek özel, gerek devlet tiyatrosu şehrimize gösteriye gelmiyordu. Müzik açısından bakacak olursak, ünlü sanatçı ve grup konserlerini ilk kez bu yılın ikinci yarısında görmeye başladık. Her alanda yerel sanatçı çıkaracak, gerek resmi gerekse özel hiçbir program, proje, yatırım, teşvik yoktu. Heves sahipleri, kabiliyetliler, belli mesafeyi geçmiş her türlü sanatçı adaylarının ortaya çıkması, kendi çabaları ile mümkün olabiliyordu.

MARAŞ, TEK SAHNESİ OLAN BİR KENTTİ
Kentin sosyal dokusuna şekil veren tek bir kurum vardı. Asker ve Orduevi. Yılbaşı balosu, resmi bayram baloları, kimi kurumların özel gün kutlamaları hep orduevinde gerçekleşirdi. Yine, şehir henüz bir düğün salonuna sahip olmadığından, varlıklı ailelerin oğul ve kızları için yapılan düğün merasimleri orduevinde yapılırdı. Maraş, tek sahnesi olan bir kentti. Bu durum, gözle görülmeyen bir rekabet yaratıyordu. Bu aşamada Maraş Belediyesi bünyesindeki “bando” dan bahsetmemek olmaz. Halkın tek ve zorunlu seçeneği bando, türkülere konu olan bando, süreç içinde altın yıllarını yaşayan bando (ki tarihleri epey eskiye gider) “modern” olmanın kriteri olmuş aynı bando, orkestraların devreye girmesi ile özellikle “Edeler Orkestrası” nın devreye girmesi ile, tercih sıralamasında arka sıralara geriledi. Belediye Bandosu, bu tarihten sonra da eski talebi bir daha bulamadı. Orduevinin orkestrası, Twist Ayhan, Adamo Mehmet (Küçükönder) Ahmet Sabancı, Levent Zoroğlu, Ahmet Temizalp ve İstanbul’lu muvazzaf Üstgm. Pepa dan oluşuyordu. Bu kadro bir - iki değişiklikle, “Siyah Noktalar” ve “Yarasalar” ismiyle sahne aldılar. Bu ekibin kurucusu Kahraman Afyonoğlu, tahsil sebebi ile Maraş’tan ayrılınca. Bakiye ekip, yoluna devam etti. Kahraman Afyonoğlu’nu daha sonraki yıllarda TRT de müzik-magazin yapımcısı olarak gördük.

MÜZİSYEN YOK, GİTAR ÇALAN YOK…
Orkestra kurmak için arayıştayım. Müzisyen yok, gitar çalan yok, basgitarın adını, ne işe yaradığını bilen yok. İlerleyen günlerde enteresan şeyler olmaya başladı. Bazı arkadaşlarımız ülkücü hareketin içindeydi. Dediler ki Tekir’de bir gençlik kampı kuruluyor, arzu edenler şu tarihe kadar kaydını falancaya yaptırsın. İkinci bir haber ise, Maraş ta Judo Sporu branşının açılacağı duyuruldu. Benim de ilgimi çekti. Bize hocalık edecek kişi de okulumuzun kaloriferci kadrosunda çalışan Güngör Gencay olunca ben de kayıt yaptırdım. Çalışmalarımız kapalı spor salonunda başladı. Grup kurmak için çabalarımda bir sonuç alamazken, kader, judo sporuna benim gibi adını yazdıran Mehmet Soniş’i karşıma çıkardı. Dahası vardı. Mehmet Soniş, bizim grup ile rekabet yaşayacak olan belediye bandosunda saksafon çalan, aynı zamanda bando şefinin oğluydu. Mehmet, akardion çalıyordu. Kısa sürede kaynaştık, anlaştık. Kader, yazmaya devam ediyordu. Yine, judo kulübüne yazılan ancak daha önceden tanıştığım Tevfik Olgun ve Mustafa Nazan Öncül’ ün katılımları ile ilk grubum “Altın Çocuklar” kurulmuş oldu. Şehrin rağbet gören işyerlerinin hepsine afişlerimizi koyduk. Hatırladıklarımı sayacak olursam, mesela; Bülbüller, Uğrak Pastanesi, Foto Spor, Foto Üstel, İstanbul Berberi, Aycan Kundura, Bingöl Sineması, Gelinlik mağazası ve ikinci derecede birkaç yer. Foto Spor’un eski belediyeye yakın küçücük dikdörtgen bir dükkânı vardı. İki kişi yan yana dursa üçüncü kişi geçemezdi. Halkla ilişkilerimizi buradan yürütüyorduk.

ÇALDIĞIMIZ DÜĞÜNLERDEN GÜZEL TEPKİLER ALIYORDUK
Çaldığımız düğünlerden güzel tepkiler alıyorduk. Ne var ki benim yapmak istediğim müzik bu değildi. Tespit ettiğim bazı hususlar oldu. Bir defa ana solo sazımız akordeon o yılların teknolojisinde akustik bir sazdı. Sesi yükseltmemiz için bir amplifikatöre ihtiyacımız vardı. Lumufon anfi esas itibariyle konuşmaya yönelik cihazdı. Orkestrada kullanılması doğru değildi. Müziği mekanikleştiriyordu. İkinci husus, gitarımız akustik idi. Bir elektrogitar almamız gerekliydi. Hoş, olsa da Mustafa arkadaşımız henüz solo gitarist özelliği taşımıyordu. Dolayısı ile bu pek elzem görünmedi bana. Ama orkestrada bas ses eksikliği vardı. Bir basgitar alıp, Mustafa ya basgitar çaldırabilirim diye düşündüm. En önemlisi de bir solistimiz yoktu. Enstrümantal müzik nereye kadardı? Nitekim müzik insan sesi üzerine kuruluydu. Enstrümantal müzik yapan grupların oranı o kadar düşüktü ki, yüzlerce solistli gruba karşılık, bir The Shadows grubunu tanıyordu dünya. Hem kafamda yeni yeni kendini gösteren "Anadolu Rock" vardı. Beste yapmak gerekiyordu, halk müziği türkülerinden düzenlemeler yapmak gerekiyordu. Bir düşüncem daha vardı ama imkânsız görünüyordu (şimdilik) Grubun üye sayısını çoğaltmak yerine çalınan parçaya göre birkaç (telli – üflemeli) saz çalabilen bir eleman bulmak.


 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.