Bu soruyu, ulusal basında yazan bir gazeteci arkadaşımız da sormuş, kendi kendine? Biz de karınca kararınca, belki ayıp olacak ama kendimize yönelik birkaç kelam etmeyi görev sayarak, sizden izin alıyorum.

Biraz da özeleştiriye yer vererek…

Okur kesimi, bazen bizi anlamakta zorluk çektiğini, hangi ideolojiye hizmet ettiğimizi, hangi partiye oy verdiğimizi, hangi takımı tuttuğumuzu merak eder, şayet iki arada bir derede havası sezerse, hissederse, yani iki cami arasında beynamaz olarak isimlendirirse de, tabi bizlerinde bir partisi, oy verdiği bir siyasi irade var.

Ama o bizde saklı.

Saklı, çünkü gazetecinin partisi olmaz. Olsa her partinin haberi gazetemize, sitemize girmez. Ama tuttuğum takımı gururla söyleyebilirim; Fenerbahçe…

Yarım asrı deviren bir gazeteci kimliğim var çok şükür. Bu, siyasal bir kimliğimin olmadığı anlamına gelmez, gelmemeli.

Düşünürken, yazarken hiç iki arada bir derede kalmadım. İki cami arasında beynamaz da değilim. Kendi halinde bir vatandaşım. Bırakın gazeteciliği bir tarafa, her şeyden önce bu şehri seven, insanına âşık, vatanını, milletini, barağını ve azanını seven bir kardeşiniz olarak hiçbir zaman şucu veya bucu olmak gibi bir telaş, bir gayret, bir heves ve heva içinde de olmadım.

Boyun eğmeyen, güce tapmayan, eyvallah etmeyen, yanlışları eleştiren (ama tadında, kıvamında, basın ilkeleri doğrultusunda, edebince…) meslektaş kitlesine her zaman kapıyı açık tuttum, tutarım.

*

Mehmet Fiskeci olarak davaya, samimiyete, dostluğa inanır ve güvenirim. İdeolojiye de inanırım. Siyasetçiye değil, siyasete inanırım.

Çünkü günümüzde, güven kaybeden, irtifaya doğru yelken açan siyasetçilerin ne adını anarım, ne gazeteme, ne de köşe yazılarıma konu edinirim. Hele hele tanımadıklarım hakkında kelam etmekten, cümle israfına girişmekten imtina ederim.

Siyaseti severim. Siyasi yazı yazmaya bayılırım. İş dünyasına yönelik haberlere, yazılara, siyasi cenahta olduğu kadar ekonomide de, iş dünyasında da kulis bilgilerine önem ve yer veririm.

Her partide (HDP hariç) arkadaşlarımız, dostlarımız var. Oy verip vermemek önemli değil. Önemli olan dik durmak, omurgasız hareket etmemek, haberlerde, köşe yazılarında özel hayatı didiklemeden, belden aşağı vurmadan basın görevimizi ifa ederek geldik bu günlere.

Haa, hatalarımız olmadı mı, olmuştur, olacaktır mutlaka. Beşeriz, şaşarız. İnsanız her şeyden önce. Üzdüğümüz, kırdığımız kimseler de olmuştur. Belki daha olacaktır Rabbim ömür verirse. İstemeyerek, bilmeyerek de olsa…

Olduysa, şimdiden, ki veresiyeyi sevmem, peşin peşin özür dilerim.

*

U dönüşü yapmayı, zikzak çizmeyi, yağmura göre tarla kaldırmayı, suyun akışına göre hareket etmeyi, paraya meyledip insanların özel hayatını deşifre etmeyi ve kamuoyu önünde rezil rüsva haline getirmeyi edepsizlik sayarım.

Herkesin özel hayatı kendine. Kimsenin ne içtiği, nerede ve kiminle yattığı, nereye gittiği, nereden geldiği kimseyi ilgilendirmez. Serveti de dâhil buna.

Arsızlık, hırsızlık, yolsuzluk varsa, devlete, vatana ve millete, bayrağa ve ezana ihanet ediyorsa, gözünün yaşına bakmadan, kimliğine ve etiketine aldırmadan tabi ki haberini yapmak boynumuzun borcu. Hangi partiye oy verdiği, hangi takımı tuttuğu beni, bizi zerre-i miktar kadar ilgilendirmez, ilgilendirmemeli de…

Günümüzde parti isimleri, özellikle liderler öne çıktı. O bakımdan, seçmen kitlesi de liderlerin görüşlerine, mizacına ve karakterine göre biçimlenir olunca, parti ismi ve dava ikinci plana itildi.

*

Bizim meslekte de böyle. İnsanlar sizin yazdıklarınıza, haberlerinize değil, karakterinize bakarak tahlile çalışıyor. Herkes kendini birinci sınıf gazeteci, duayen, vurunca yer yeri oynatan, muhataplarına kaçacak delik arattıran usta kalem yerine koysa da,  kamuoyunun not verdiği, takdir ettiği bir Mustafa Şirin, bir Mehmet Taş, bir Mehmet Yüzbaşıoğlu, bir Neşe Yıldızhan, bir Mesut Tuğrul kayda değer isimler, kalemler ve gazeteciler. Daha fazlası yok mu derseniz, elbette var. Hangi birini sayacaksın ki… Ama söz, ilerleyen günlerde, özellikle genç kalemleri, kendini ispat etme noktasında çaba gösterenleri de yazıma konu edeceğim.

Vallahi de billahi de…

Bu meseleyi kısa kesmek istiyorum, ne yazık ki, üzülerek ifade etsem de, yerel basın irtifa kaybeden kesimler, sektörler arasında. Buna sebep olanları sayacak olsam, bazı başkanlar ayağa kalkarlar, öfke seline kapılırlar da, sırası değil. Başka güne…

Çünkü, parti kimlikleri kayboldu, sağda veya solda fark etmiyor, zira merkeze kaymaya başladılar, sadece liderler ön planda artık.

*

Yazıyı uzatmak istemiyorum, zaten bu meselede yoğun tepki çektiğimin farkındayım. Popüler liderler, yereldeki popüler siyasetçiler ve o siyasi partinin temsilcisi belediye başkanları ve teşkilat başkanları, patide gücü elinde toplayınca, karar alma süreçleri, taktikleri ve stratejileri de değişti.

Çin atasözü der ki; “Büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar kişileri tartışır!”

Sizce bu Çin atasözüne uyaroğlu kim var bu şehirde, patavatsız, makine ayarlarına dönmesi bile mümkün olamayan, sürekli pot kıran, bir düşünün derim.

Beni yormayın fazla!

NOT: Bir başka gün de iş dünyasında öne çıkan isimleri, marka ve firmaları gündeme taşır, köşemize konuk ederiz.