AYASOFYA CAMİİ DEKLARASYONU

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? BAKARA-114

“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimseler imar edebilir” TEVBE-18

               

Nihayet 89 yıllık hasretin sonuna gelindi. Restorasyon adı altında 1931 yılında ibadete kapatılan ve ardından müzeye çevrilen Ayasofya Cami-i Şerifinin minarelerinden 89 yıl sonra ilk kez ezan sesleri duyuldu. Bu gelişme hiç şüphe yok ki ezanın aslî haline çevrildiği 1950 yılından beri Türkiye’mizde yaşanan en önemli manevi gelişmedir.

Konstantiniyye’nin düşürülerek, İstanbul olması şüphesiz ki, cennetmekân Fatih’in şahsi irade, azim ve dehasının bir neticesiydi. İslâm Hukukuna göre de onun (yani devletin) en mühim “Kılıç Hakkı” idi. O da “kılıç hakkı” olan Ayasofya’yı iman ettiği peygamberinin sünnetine uyarak, Beytullah’ın putlardan temizlendiği gibi, içerisindeki heykelleri ve diğer batıl nesneleri çıkarıp, temizleyerek camiye tahvil ederek kullanmış idi.

Bu sebeple Ayasofya fethin sembolüdür. İstanbul’un Müslüman Türk oluşunun simgesidir. Şehrin Ulu Camiidir. İslâm’ın zafer sancağının dikildiği burçtur. Hazreti peygamberin (sav) müjdesinin neticesidir. Bu sebeple Hazreti Fatih onu cami olarak vakfedip, kıyamete kadar gelecek tüm Müslümanlara hem emanet hem vebâl olarak bırakmıştır. Fatih’in hayatındaki en büyük ve en önemli vakfı Ayasofya’dır.

Maalesef Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi Lozan’da bağımsızlığımızın tanınmasının en mühim bedellerinden birisi olmuştur. Batı canavarı karşısında en zayıf ve çaresiz dönemimizi yaşadığımız 20. Asır boyunca Batı bizden çok tavizler aldı. Varoluş mücadelesi verdiğimiz İstiklâl Harbi’nden sonra oturduğumuz Lozan masası harbin kazanımlarının bir kısmının elimizden çekilip alındığı bir masa oldu. Misâk-ı Millî’den çok şeyleri vermek durumunda kaldık.

Muhtemelen Lozan’da imzalanan barışa ve devletimizin tanınmasına mukabil başta halifeliğin kaldırılması, harf inkılâbı ve Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi kabul edilen gizli protokollerden sadece birkaçı idi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın’ın; “Atatürk bile 11 sene bekledi. Bu konu tarihi bir perspektiften araştırılmalı” ifadesi devletin en üst düzey sözcüsü diliyle bu konudaki dış baskının boyutuna dair mühim bir ipucu vermektedir.

Batının asıl hayali ise müzenin bir ara geçiş formülü olmasıdır. Nihaî hedefleri ise yeniden Ortodoks Hristiyanlığın merkezi olacak bir kilise formülü idi. Bu hedef tarih boyu gerek Fener patrikliği, gerek Yunanistan, gerekse de Rus Ortodoks Kiliselerinin açıklamalarına yansımıştır. Zaten Rusların en büyük hayalinin Ayasofya’nın kubbesine altın bir haç dikmek olduğu malumumuzdur.

Bugün alınan bu karar her ne kadar Türkiye’nin bir iç meselesi olsa da, Hristiyan dünyanın tepkileri bu iç meselemize müdahil olma arzularını ayyuka çıkarmıştır. Daha Danıştay’ın karar aşamasında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun, Ayasofya için müze statüsünün devam ettirilmesi ve Joe Biden’in, alınan karardan geri adım atılması çağrıları Türkiye’nin egemenliğine eskisi gibi müdahil olma arzularını ortaya koymaktadır.

Ancak Türkiye artık eski Türkiye değildir. Ayasofya’nın aslî hüviyeti olan camiye çevrilmesi ve Sayın Cumhurbaşkanımızın vakit kaybetmeden imzaladığı kararname ile Ayasofya’yı diyanete devretmesi, tüm dünyaya bir bağımsızlık deklarasyonu niteliği taşımaktadır. Hele hele ilk ibadetin 24 Temmuz’da Cuma namazıyla başlayacağının bildirilmesi ise dışa dönük ayrı bir mesajdır. Çünkü 24 Temmuz günü Lozan Anlaşmasının yıl dönümüdür. Türkiye artık Lozan’da gasp edilen haklarını dile getirecek ve isteyecek bir irade ve güce kavuştuğunu bu 24 Temmuz mesajıyla uluslararası diplomasiye bildirmiştir.

Ayasofya meselesi iç siyasetin çok üstünde dinî ve millî bir meseledir. Bu yüzden bu karar; içimizdeki Türk ve Müslüman görünümlü gayri Türk ve gayrimüslimler hariç iktidar-muhalif her kesimin yüreğine su serpmiş, haklı ve gururlu bir sevince sebep olmuştur. Türkiye’nin bu kararla seküler olmaktan çıktığını söyleyenlerden, Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi gerektiğine hatta Sultan Ahmed’in de müzeye dönüştürülmesi gerektiğini söyleyenlere varıncaya kadar konuşan bu tipler gerçek kimliklerini de aynı cesaretle söyleseler de maskenin altındaki yüzleri tüm millet bir görse! Seküler kalmakmış… Sen gâvursun diye herkes gâvur olacak değil. Bu topraklar bin yıldır milyonlarca şehid ve gazinin kanlarıyla ve onların anne-baba-evlad-eşlerinin gözyaşlarıyla sulanmış mübarek ve aziz topraklardır. Üç beş tane azınlık gâvur artığının arzularına râm olacak ne vatanımız ne de devletimiz vardır. Leküm diniküm veliyedin. 

Dünyanın 1945 sonrası düzeninin ve ABD’nin 1990’da ilan ettiği The New World Order (Yeni Dünya Düzeni) adlı tek kutuplu sahte düzeninin ikiyüzlü siyaseti bir değer üretmekten uzaktır. 1945 sonrası düzeninin çatı örgütü BM’nin uluslararası tarihi mirası korumakla görevli yan kuruluşu UNESCO, bu ikiyüzlülüğün en büyük ayaklarındandır. Antik çağlara kadar her türlü tarihi mirasa ilgi gösteren örgüt, konu İslâm ülkeleri olunca cılız seslerden başka bir çıkış sergileyemiyor. Irak’ın işgali sırasında yağmalanan 5-6 bin yıllık eserlerin sergilendiği müzelerden tutun da, Hindistan ve Çin’de yıkılan ve tapınağa dönüştürülen yüzlerce yıllık camiler için suskun olmayı tercih etmektedir.

Ancak mevzu Ayasofya olunca hop oturup hop kalkmaya başlıyorlar. Efendim camiye çevrilince uluslararası miras zarar görecekmiş. Eğer biz sizin yaptığınız kıyımları yapacak olsaydık, ecdadımız Ayasofya’nın kubbesindeki tasvirleri asırlar önce kazır ve yok ederdi. Sizin de ruhunuz bile duymazdı. Zaten İstanbul fethedilmemiş olsaydı, Ayasofya bir asır içinde çökecekti. Muazzam kubbeyi taşımakta zorlanan duvar ve sütunlar çökecek ve Ayasofya bir enkaz haline gelecekti. Ecdadın caminin dört bir tarafında duvarlara bitişik olarak inşa ettiği minareler, kubbenin duvarlar üzerindeki baskısını azaltarak günümüze gelmesini sağlamıştır.

Eğer Hristiyan dünya gerçekten Ayasofya’nın ve diğer Bizans dönemi eserlerin korunmasını esas alıyorsa, İstanbul’u fethederek yeni baştan inşa ve imar eden başta Fatih’e ve Osmanlı ecdada kıyamete kadar müteşekkir olmak zorundadır.

Ayasofya, Fatih’in kılıç hakkı malıdır. Torunlarına vakıf-cami olarak bıraktığı en mühim emanetlerin başında gelir. Ayasofya’nın fetreti gün itibarıyla son bulmuştur. İnşallah kıyamete kadar vakıf-cami olarak varlığını devam ettirecektir. Darısı Sayın Cumhurbaşkanımızın dediği gibi İslâm Dünyasının da fetretten çıkmasına ve Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne olsun inşallah.

Selam hidayete tabi olanlara olsun.

İbrahim KANADIKIRIK 

YORUM EKLE